Oyhan Hasan BILDIRKİ'den çeşitli edebi yazılar, eleştiri, deneme, makale örnekleri ve seçilmiş şiirler
GÖKÇE | |
KELOĞLAN’IN NARLARI
10:57, 19/6/2009
.. Posted in Oyhan Hasan Bıldırki Masalları
.. 0 Yorum
.. <%TrackbackCount%> trackbacks
.. Okumaya Devam Et
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde şirin bir kasaba kendi halinde, işinde gücünde olan insanlar yaşarmış.. Hemen her kasabada olduğu gibi bu kasabanın da bir kenar mahallesi varmış. O mahalledeki bir kulübede, çok fakir olan bir Keloğlan ile ihtiyar annesi birlikte yaşıyorlar, aynı yoksul evi paylaşıyorlar. Çok akıllı ve becerikli olan Keloğlan; nedense çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip içmeyi ve uyumayı çok severmiş. Tembel mi tembelmiş. Öyle ki birçok kişi bir araya gelip, aralarında bahse girseler, tembellikte Keloğlan’ı kimse geçemezmiş. Kabak gibi parlak saçsız kafası yüzünden herkes ona Keloğlan dermiş. Üstelik bu Keloğlan çok çirkinmiş. Bu yüzden pek sık sokağa çıkmaz, canı istemedikçe insan içine karışmazmış. Keloğlan'ın ihtiyar annesi hizmetçilik yapar, elin çamaşırlarını yıkar, hem kendini, hem de tembel oğlunu beslermiş. Her halde kader olmalı, onlardan başka herkesin kapısını geniş tutmuş, bunların kapısını inadına darlaştırmış. Kısmet denilen şey, bu dar kapıdan geçip de onların sofrasına konamazmış. Dağdan bağdan gelmeyince, elde avuçta da olmaz. Keloğlan’la anası, her mevsim çeşit çeşit zorluklar içinde kıt kanaat geçinirlermiş. Bir gün nasıl olduysa olmuş, her nasılsa Keloğlan'ın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Yolu tutmuş, sanki hiçbir karıncayı ezmemek için bin bir güçlük çeke çeke çarşıya varmış. O gün çarşı, Keloğlan’ın unuttuğu bayram günlerinden birini kutluyor. Keloğlan bakıp görmüş, uzakta kum gibi bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında iri yarı bir adam, omzuna astığı davula vura vura, daha çok bağıra bağıra etrafındakilere bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlar kulak kesilmiş, hiç çıt çıkarmadan dikkatle da onu dinliyor. Bizim Keloğlan durur mu? O da kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Meğer bu adam şehrin ünlü tellallarından biriymiş. Herkesle beraber Keloğlan’ın da dinlemekte olduğu tellal şöyle sesleniyor: - Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Taliplisi varsa ortaya çıksın... - Bu işi görecek adama tamı tamına yüz altın verilecektir. - Taliplisi varsa ortaya çıksın... Keloğlan, heyecandan küt küt atan kalbini zar zor yatıştırır. Kendisinden önce kimin bir adım öne çıkacağını boşuna bekler. Meydanda toplanan kalabalıktan hiçbir ses seda çıkmaz. Öne geçmek için kıpırdanan, ileri atılan, birbirini ezmeye çalışan da yok. Bu işin sonunda, işin üstesinden gelene tamı tamına yüz de altın verilecek. Kesin kararını veren insanlar gibi davranan Keloğlan, hiç kimsenin beklemediği bir anda, tellala seslenir: - Meydanı dolduran kalabalığa pek güvenme ağa. Bunların arasında bu işi sadece ben yaparım, böyle bil. Yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle. Tellal, Keloğlan'ı şöyle bir süzdükten sonra, onu gözü tutmamış olacak; - Kel oğlum, keleş oğlum! A benim aklı kıt oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunun üstesinden ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar gelebilir. Ben bu saydıklarımın gramını sende göremiyorum, der. Keloğlan: - Umulmadık taş baş yarar. Hele bir defa sen, işin adını koy. Ben bu işi başarırım, diye cevap verir. Kalabalık hareketlenir, kimileri işin nereye varacağı konusunda aralarında bahse girişir. Kalabalıktan, daha çok doğrudan Keloğlan’ı hedef alan alaylı gülüşmeler yükselir. Bu sırada tellal, kalabalıktan başka bir istekli çıkmayınca, biraz da üst başında gösterişli elbiseler olmayan Keloğlan’ın fakir haline acımış gibi yapar. - Pekâlâ oğlum... Dediklerini kulakların duyuyor mu? Kendine güveniyorsun değil mi? Benim yüzümü kara çıkarmayacaksın değil mi? Ele güne rezil de olmayacaksın değil mi? - Evet. - Öyleyse sana şimdi, yapacağın işi tarif edeyim... Uzak bir ülkeden mal getirmeye gideceksin... Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. Keloğlan, azıcık da olsa meydan okumaya benzer bu sözlerin altında kalır mı? - Ben yaparım dediğim her şeyi, yaparım. Elbette katlanırım, der. Tellal, bekletmez, sorar: - Mademki bu kadar güvenin var, ben de sana bu işi veriyorum... Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan sanki bir hesap adamı gibi düşünür: - Şimdi verin. Birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık olarak bırakayım, der. Anlaşma biter bitmez Keloğlan büyük bir sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı bırakarak ona veda eder, helallik diler, kıpır sapır etmeden yapacağı işe gider. Hiçbir şeyle ilgilenmeden, sağa sola bakmadan buluşma yerine gelen Keloğlan, kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kendisinin dışında hemen herkes yolculuk için bütün hazırlıklarını tamamlamıştır. Kafile başkanı, ilk defadır aralarına katılan, alıcı gözle süzdüğü Keloğlan'a hazır olup olmadığını sorar. Keloğlan; - Hazırım ağam. Bir an önce yola çıkmak için can atıyorum, der. - Öyleyse ne bekliyoruz. Şimdi yola çıkma vaktidir. At bin! Küçük kafiledekiler hemen atlara binerek yola düşer... Nice ovalar, dağlar aşa aşa iki gün boyunca hiç durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gününün başında Keloğlan'ın vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Aslında bunlar, hamlık ağrılarıdır. At binmeye alışık olmayan Keloğlan, at sırtındaki bu yolculuktan sıkılsa da, verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Uzun bir günün sonunda altın sarısı bir sini[1]yi andırın güneş, dağların ucunda kavuşmak[2] için naz yapar gibidir. Demek akşam yaklaşıyor. Kafile başkanı mola verir, kervanı uygun gördüğü bir alanda durdurur. Keloğlan ne de olsa biraz dinleneceği için sevinir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan, kafiledekiler birer ikişer dinlenme yerine çekildikten sonra kafile başkanı onu yanına çağırır. Keloğlan'a sorar: - Keloğlan, şurada bir kuyu var, görüyor musun? - Evet, diye karşılık verir garip Keloğlan. - İşte şimdi, hemen oraya gidip kuyuya ineceksin... Yiğit birine benziyorsun. Baştan beri seni gözüm tuttu, bunu biliyorsun. Korkmazsın değil mi?.. Keloğlan, saat bu saattir deyip hiç beklemez, kuyunun yanına gider. Göremediği bir şey var mı diye, bir sağına, bir soluna ve daha sonra eğilip kuyunun içine bakar. Kafile başkanına seslenir: - Ne var bunda korkacak? Az buçuk bende yiğitlik töresini bilirim. Beni hiçbir yiide benzetemedin mi? Elbette hiç çekinmeden, korkmadan bu kuyuya inerim. - Haydi öyleyse, hiç bekleme. İşine sahip çık, sözünü yerine getirmek için kuyuya in. - Tamam! - Haydi Keloğlan, keleş oğlan, görelim seni! Keloğlan korksa bile yüreğine taşlar basar, korktuğunu belli etmemeye çalışır, kuyuya inme hazırlığına başlar. Sırasıyla neler yapması gerekiyorsa, hepsini yapar. Vakit gelip çatınca, etrafını saran meraklı yol arkadaşları, Keloğlan’ın beline kalın bir urgan[3] bağlarlar, onu hemen kuyuya sarkıtırlar. Uzun bir yolculuktan sonra, Keloğlan tam kuyunun yarısına inince, sağ tarafında aniden bir kapı açılır. Karanlıktan gözleri kamaşan Keloğlan’ın yüreği soğur. Adamın biri Keloğlan'ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker... Keloğlan; - Tamam, benim için her şey bitti, der. Demek yolculuk buraya kadarmış. Kader denilen resim, şimdi önümüze düştü. Alnımızın yazısı böyleymiş. Aklı, keşkeler baskınına uğrar. Çok kısa süren bir zaman diliminde rüyadan rüyaya geçer. İlkin, neye uğradığını pek de anlayamayan Keloğlan; kendine gelince, bir de ne görsün? Önünde geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Bu sarayı kelimelerle tarif etmek zor. Muhteşem bir saray diyeyim de, varın gerisini siz tamamlayın. Sarayın bahçesinde mis gibi kokular yayan bin bir renkli güllerin arasında dünya güzeli bir kız oturuyor. Gül dallarına konmuş sayısız bülbül, güneşten daha parlak, aydan daha beyaz olan bu kıza nice türküler şakıyor. Fakat dünyalar güzeli bu kızın arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan, yere göğe zor sığan, iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta duruyor. Çiçeklerin arasında insanın ona bakmaktan gözlerini alamadığı bir tavus kuşu dolaşıyor. Keloğlan şaşırır. İlkin nasıl davranacağını kestiremez. Hayranlıktan mı, şaşkınlıktan mı nedendir bilinmez, burada gördüklerinin büyüsüne kapılan, bunları seyre dalan Keloğlan'ın arakasından biri gürler. O saat, yeri göğü titreten bu sesle Keloğlan’ın aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?.. Koca bir dev. Keloğlan’ın arkasında durmuyor mu?.. Keloğlan’ın hemen önünde dünyalar güzeli bir kız, bu kızın arkasında yere göğe sığmaz iri bir zenci yetmezmiş gibi kendi arkasında da kocaman ve korkunç bir dev var. Keloğlan, akıllara zarar zor bir durumun içinde olduğunu anlar ama verdiği söz ve alacağı yüz altın için bütün bunlara katlanması gerektiğini düşünür. Bütün bunlara katlanması gerektiğini kendi kendine sıkı sıkıya tembihler. Dev korkunç bir sesle sorar: - Ey, adem oğlu!.. Şimdi söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?.. Keloğlan’da şafak atar, korkudan tir tir titremeye başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama biraz sonra aklı başına gelir. Ne diyeyim edeyim de bu belayı başımdan savayım diye düşünürken, dilinin ucuna geleni söyler: - Gönül neyi severse güzel odur sultanım! Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür. Keloğlan'a yeniden sorar: - Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?.. Keloğlan ilk şaşkınlıktan ve korkunun telgraf çeken kuşlarından kurtulmuştur. Yine aniden dilinin ucuna gelen cevabı yapıştırır: - Gönül neyi severse, güzel odur sultanım! Dev, aldığı bu cevaptan da çok hoşlanır, bunu hemen belli eder: - Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun! Yanındaki bir dala uzanır, Keloğlan'a, ağaçtan kopardığı üç tane büyük nar[4]ı verir. Son sözlerini söyler: - Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin. Sakın kimselere verme! Böyle dedikten sonra beklemez, hemen Keloğlan'ın yanından ayrılır. Meğer bu Dev, her kuyuya inen insana hep bu soruları sorar fakat bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kuyuya inenlerin kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafataslarını sarayın duvarlarına asarmış. Kuyuya inenlerin çoğu, Dev'in bu sorularına kimi kız güzel, kimi tavus kuşu diye karşılık verirlermiş. Dev, bu karşılıklardan memnun kalmadığı için de kuyuya inenlerin hiçbiri bir daha yukarı çıkamazmış. Dev'in yanından ayrılan Keloğlan yeniden çıkış kapısına gelir. Oradan yukarı nasıl çıkacağını düşünürken, birdenbire yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görür. Aman zaman demez, hemen bu kovaya tutunarak yukarı çıkar. Keloğlan'ın sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ne yapacaklarını şaşırırlar. Ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde oradaki Dev'e bir insanı kurban verirlermiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce sevinmişler ama bir türlü şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı bin bir merak içinde Keloğlan'a sormuş: - Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmedi. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?.. Keloğlan sırrını açık etmeden fakat güler yüzle şunları söyler: - Nasıl çıktıysam çıktım… Çıktım ya!.. Siz ona bakın. Zaman, durulacak zaman değil. Hemen yola çıkma zamanıdır. Suluklar doldurulur, dinlenmiş atlara binilir. Yeniden yola koyulurlar. Sonunda varacakları o uzak ülkeye ulaşırlar. Aldıkları mallarını atlara yükleyerek şarkılar türküler söyleye söyleye memlekete dönerler. Keloğlan elindeki narlarla sevinçle evine dönünce, annesini yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkarken bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir ama onun elinde sadece üç narı görünce, keleş oğlunun akılsızlığına içerlemiş[5]tir. Ana yüreğidir ya, bu kızgınlığını oğluna hiçbir şekilde belli etmez. Öfkesini bağrına basar. Akşam olur, sofra kurulur. Yemekler yenir. Yemekten sonra Keloğlan, Dev'in kendisine verdiği narlardan birini çıkarıp yemeleri için ikiye böler. Bir de ne görsün? Aman Allah’ım! Dev'in verdiği nar tanelerinin her biri meğer pırıl pırıl yanıp sönen, çok kıymetli birer mücevher değil miymiş?.. Ana oğul, birlikte bayram ederler. Mücevherlerin değerini anlayan Keloğlan, paraya sıkıştıklarında bunların her birini azar azar satar… Keloğlan öylesine zengin olur ki, artık ne kelliği kalır, ne çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Birlikte çok mutlu bir hayata kavuşurlar... Başka ne diyeyim? Şimdi tam zamanı. Gökten üç elma düştü. Gördünüz mü? Yanlış mı oldu ne? Gökten üç iri nar düştü demeliydim. Gökten üç iri nar düştü. Biri benim başıma, biri can kulağıyla bu masalı dinleyenlerin kucağına. Öteki mi? O da, “Ya benim de başıma iri bir nar düşerse ne yaparım?” demeyenlerin başına. Oyhan Hasan Bıldırki [1] Tepsi. [2] Batmak. Güneşin batması, gözden kaybolması. [3] İp. [4] Kabuklu, içi dişli, sulu bir meyve. [5] Kızmış, öfkelenmiş. Yorumdan Çık .. Trackback { SON YAZDIĞIM } { SAYFADAN SAYFAYA } { DAHA ÖNCEKİLER } |
|