Oyhan Hasan BILDIRKİ'den çeşitli edebi yazılar, eleştiri, deneme, makale örnekleri ve seçilmiş şiirler
GÖKÇE | |
KARA KIZIN KUĞULARI
Ey ağalar, beyler, aziz komşular! Yeniyetmeler, henüz bıyığı terlememişler! Gelinler, genç kızlar! Söz başında bana, hepinize hoş gelmişsiniz demek düşer. Okudukça, anlatanı dinledikçe kederiniz dağılsın, gam bulutları başınızın üstünde toplanmasın. Malınız dalınız çoğalsın. Koyunlarınız parmak ile sayılmasın. Birlik olalım, bir olalım. Yücelsin şanımız, kör olsun düşmanımız. Aramıza ağzı karalar girmesin. Yüce Tanrı’mız her dileğimizi bize versin. Masalcı olur da sözden söze geçmez mi? Onca tatlı sözlerle her yüreğe sular serpmez mi? Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellâl iken, horoz imam iken, manda berber iken. Annem kaşıkta, babam beşikte iken. Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; babam düştü beşikten, alnı yarıldı eşikten. Annem kaptı maşayı, babam attı küreği. El ele verdiler, bana kapı arkasını gösterdiler. Birer tokat vurdular enseme, gözlerim şır şır iki çeşme. Anan mı yahşi, baban mı yahşi diye diye geldiler üstüme. Ha gayret dedim kendi kendime, geçiverdim kapının öte yüzüne. Tüyene yol mu dayanır? Eliften beye çıktım, koşa koşa bir ülkeye vardım. Dönüp arkama baktım, dünya ne kadar küçükmüş diye sevindim. Öyle ya, bir hakanla iki padişahın, üç beş kralın çekip çevirdiği dünyaya büyük diyebilir misiniz? İki padişahtan birincisinin on bir oğlu ile dünyalar güzeli bir tek kızı var. On bir oğul, sanki on bir parlak yıldız. Bulundukları yer ister gece, ister gündüz olsun; ışık ışık yanıyor. Dünyalar güzeli kızı, gündüz güneş, gece dolunay görse, kıskanıyor. Eh, bu kadar güzellik bir arada olur mu? Ya kaderden, ya nazardan bu çocukların anaları ölür. Bütün ömrü boyunca yalnız yaşamayı beceremeyen birinci padişah, çocuklarının hiçbirine, ne büyüğüne, ne küçüğüne danışmadan, başka bir kadınla kara vezirin kızıyla evlenir, onu saraya sultan olarak getirir. Bu kadın, ayağının bastığı yerde başka gölgeler görmek istemeyen bir büyücü. Üvey çocuklarının hiçbirini de sevmiyor. Gece uyumuyor, gündüz uyumuyor; sürüsüne bereket bu ayak bağlarından kurtulmanın çarelerini arıyor. Bir gün allem etti, kalem etti; hem güneşin, hem dolunayın kendisini kıskandığı üvey kızı Nilüfer’i hamama götürdü. Kızın aklını çeldi, yüzüne gözüne, kaşına başına, bedeninin her yerine kara boyalar sürdü. Tütsüler yaktı, nefes etti, büyüsünün gücüyle onu oldukça çirkin, sevimsiz bir Arap bacıya çevirdi. Dünyalar güzeli Nilüfer, hiç kimsenin yüzüne bakmadığı çok çirkin bir kız oldu. Padişah babası bile onu görmek istemeyenlerin arasına katıldı. Saraydaki ünlü ünsüz vezirler, öteki beyler, el uşakları, kapı kulları, sıralı soytarılar bile ondan nefret etmeye başladı. Onu görenler, gitmek zorunda oldukları yollarını değiştirdiler, başka yola saptılar. Sözün özü, dünyalar güzeli, gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı Nilüfer, kara kız olup çıktı. Bütün herkes Nilüfer’i unuttu, söz birliği etmişler gibi ona “Kara Kız” demeye başladılar. Üvey ananın isteği, birinci padişahın emriyle Kara Kız’ı mutfakta görevlendirdiler. Kara Kız, sarayın bütün bulaşıklarını yıkayacak, yıkayacaktı. - “Ah, kader! Kötü kader !” mi diyorsunuz? Keşke bu kadarla kalsaydılar. Beterin beteri var. Zor günlerin adım sesleri şafakta. Adım sesleri yaklaştıkça yaklaşıyor. Üvey ana, kardeşleri Nilüfer’i soran, üstelik bu konuda babalarına diklenen on bir erkek kardeşten de kurtulmanın yolunu buldu. Hünerini gösterdi, büyü yaptı. On bir erkek kardeşin hepsi, birer kuğu olup, kanatlanıp uçtular. Gökyüzünün en uç noktalarında gözden kayboldular. Ancak akşam alacasıyla birlikte hepsi sarayın cumbasına döndüler, kanat çırpıp teker teker yere indiler. Yere inen yeniden insan olup çıktı. Ama güneş doğar doğmaz tekrar havalandılar, uzaktaki yeşil göle doğru uçtular. Ben diyeyim üç gün, siz deyin üç aç, bu durum böyle sürdü. Nilüfer, kardeşlerinin özlemiyle kavruluyor. Mutfağa gelen gidenlerin suratları duvar gibi olduğundan, hiçbirine olup biteni soramıyordu. Kendi kendine söylendi: - Hanidir güneşi gördüğüm yok. Şimdi neredeyse dağların ardına düşüp karanlıklar ülkesine gidecek. Onu görmek için pencereden bakmalıyım. Yüzüme karşı okunan yasakların arasında pencereden dışarıya bakmak diye bir şey yok. Aralık duran pencere kanadını çekti, dışarı baktı. Güneş ha battı, ha batacak… Ufukta kızıl renklerin cümbüşü var. Bu kızıl dünyanın en ucunda altın bir tepsiyi andıran güneş, dağların ardında gizlenmeye hazırlanıyor. Gökyüzünde bu altın tepsinin önünde uçuşan siyah noktacıklar… Nilüfer, bu güzelliği sanki ilk defa görüyormuş gibi daldı gitti. Uzun zaman gözlerini hem güneşten, hem de onun önünde uçuşan ama bir yandan da daha belirgin hale gelen siyah noktacıklardan ayıramadı. Gide gide kendisine yaklaşan noktacıkların iri beyaz lekeciklere dönüştüğünü gördü. Tam bu sırada iri altın tepsi birdenbire dağların ardında kayboldu. İri beyaz lekecikler, birer kuğu olup çıktı. Az sonra bu on bir kuğu, teker teker sarayın cumbasına kondu. Nilüfer, gördüklerine inanamadı. Bu on bir kuğu, cumbaya iner inmez, on bir şehzadeye dönüştü. Bu on bir şehzade de sanki ağız birliği etmişler gibi mutfak penceresine baktılar, kardeşleri Nilüfer’e el ettiler. Nilüfer’in kalbi, güm güm atıyor. Birileri kapıya vuruyor. Nilüfer, pencereden ayrıldı, kapıya koştu. Beklemedi, aralıksız çalınan kapıyı açtı. Kapının önünde duran on bir şehzade, sırasıyla hemen içeri girdi. Nilüfer hepsiyle teker teker kucaklaştı, kardeşlerinin kokusuyla kendine geldi. Bütün gece birlikte oturdular, hasret giderdiler. Nilüfer, başına gelenleri, şimdiye kadar yaşadıklarını, mutfakta tutsak olarak tutulduğunu kardeşlerine anlattı. Bütün gece onları dinledi. Nilüfer, Kara Kız olduğunu, on bir şehzade de gün doğumuyla birlikte birer kuğuya dönüştüklerini unuttu. Zamana durak olmaz. Mutfak penceresinde el kadar bir aydınlık belirdi. On bir şehzade, huzursuzlaştı. Nilüfer’in kalbine korkular düştü. Geceyi perdeleyen zaman, sabaha kapılarını açacaktı. Nilüfer için sabah, bütün sırlarının herkesçe bilinmesi demekti. Beklemedi, kapıyı açtı. On bir şehzade cumbaya çıktılar, kanatlanıp gökyüzüne doğru uçtular… Kahvaltı sofralarının geciktiğini gören üvey ana, bu işin nedenini öğrenmek için hemen sarayın mutfağına koştu, üvey kızı Nilüfer’i gördü. Onu sıkıştırdı: - Hani, kahvaltımız nerede? Kılığına bakmıyor da, isyan mı ediyorsun yoksa? Eğer böyleyse, meymenetsiz bir Kara Kız olduğunu unutma. Nilüfer sustu, hiçbir karşılık vermedi. Üvey ana, etrafı kokladı, derin derin nefes aldı. - Burada insan kokusu var, dedi. Yoksa bütün gece koynuna girdiklerini buraya mı alıyorsun? Nilüfer direndi. - Sultanım, dediklerinizi kulaklarınız duyuyor mu? - Hiç duymaz olur mu? Öyle olduğu bir gerçek. - Hayır! Bu doğru değil. - Bakıyorum, dilin bir karış olmuş. Üstelik terbiyesizsin. - Ne yaptım ki? - Yaptıkların yetmiyor mu? - Yaptığım hiçbir şey yok. - Öyle olsun… Bunun cezasını çok pahalıya ödersin Kara Kız! Çirkin şey! Çabuk, kahvaltılıklarımızı gönder. - Olur. Üvey ana, bin bir hışım, çekti gitti. Nilüfer kalbini tutuşturan öfkesini bastırdı. Sarayın halayıklarını çağırdı, kahvaltı sofralarını hazırlattı. Bu iş bitince, kendi kendisiyle hesaplaştı. - Artık bu sarayda kalamam. Kardeşlerimin ne olduğunu da görüp öğrendim. Fırsatını bulur bulmaz, buradan ayrılmalı, peşlerine düşmeliyim. - Ya yakalanırsam? - Yakalansam ne yazar? Bunca eziyete katlanan birisi için, sonra çekileceklerin sözü mü olur? - Bildiğini, doğru bulduğunu işle Nilüfer. - Elbet böyle yapmalıyım. Her gelen yeni günü, öteki yeni günler kovaladı. Zaman, yakalanması zor bir tazı oldu. Ama Nilüfer, fırsat ipinin ucunu sımsıkı tuttu. Bu ipi izledi, gizlice saraydan kaçtı. Az gitti, uz gitti. Dere tepe düz gitti. Gün tepeye çıkana kadar koştukça koştu. Ordalar mı, buradalar mı diye köşe bucak aklının kestiği her yeri aradı. Yorulmuştu. Dinlenmek için gölgelik bir yer aradı. İlerideki salkım söğüt ağaçlarını gördü. Durmadı, oraya gitti. Manzaranın büyüsüne kaptırdı gönlünü. - Ne kadar güzel yer burası böyle? Masmavi bir koca göl! Bir de söğütler, sayısız çiçekler… Burada dinlenmeli, az da olsa eğlenmeliyim. Dalları hafif rüzgârla oynaşan koca söğüt ağacının gölgesine oturdu. Soluklandı. Serin hava, Nilüfer’e ilaç gibi geldi. Ayak bilekleri yorgunluktan sızlasa da, dinçleşti. En yakınından en uzağına kadar bütün gölü, ufuktaki mor dağları, göle rengini düşüren mavi gökyüzünü uzun uzun seyretti. Yola düşmek için kalktığı sırada, karşıdan, dağların en ucundan beyaz bir bulutun hızla geldiğini gördü. - Bunda, benim için bir işaret var, diye düşündü. Beyaz bulut alçaldı, gölün mavi sularını yaladı. On bir kuğu, gölün sularında yıkanmaya başladı. Kuğulardan biri, ötekilere seslendi: - Kardeşimiz burada! - Nerde, nerde? - İşte orda. On bir beyaz kuğu, yüze yüze Nilüfer’in yanına geldiler. Suya daldırdığı elini, ayağını öpüp koklamaya başladılar. Kara Kız, bu on bir kuğunun kardeşleri olduğunu anladı. Kuğular, onun çevresinde dolanıyor, yanından hiç ayrılmıyordu. Nilüfer, kardeşlerine içini döktü. Başından geçenlerin tamamını, en ince ayrıntısını bile eksik bırakmadan onlara anlattı. Yaşadığı felâketleri sıraladıkça, on bir kuğunun öfkelenip kanat çırptıklarını gördü. On bir kuğu, Nilfüfer’in söylediklerini tamamı tamamına anlıyor fakat onunla konuşamıyorlardı. Altın tepsiyi andıran güneş, dağların ardına inmeye başladı. Dağların gölgesi mavi gölün rengini değiştirdi, on bir kuğunun yanına kadar uzandı. Akşam alacası bütün kapılarını geceye açtı. Geceleyin on bir kuğu, on bir şehzadeye döndü. Nilüfer tek tek bütün kardeşleriyle kucaklaştı, sabaha kadar onlarla konuştu. Dolunay çıkınca, bu on bir şehzade buldukları işe yarar malzemeleri dibinde eğlendikleri söğüdün yanına getirdiler. Var güçleriyle çalışıp Nilüfer için söğüt dalları arasında küçücük bir köşk yaptılar. Sabahla beraber, altın tepsiyi andıran güneş doğar doğmaz; yeniden on bir kuğu olup, gölün öte tarafına gittiler. Sabırla koruk helva olurmuş ama Nilüfer’de sabır yok. Bir yandan bildiği bütün duaları okudu, kardeşleriyle birlikte kurtulmaları için, Allah’a dualar etti. O gün, günlerin en ağır geçeninde, bitmek tükenmek bilmeyeninde yaşadı. Umutlarını, inancıyla besledi, palazlandırdı. Akşama doğru beyaz bulut, yeniden gölü yaladı. On bir kuğu, masmavi sularda yıkandılar, Nilüfer’in suya daldırdığı elini, ayağını öpüp koklamaya başladılar. Az sonra on bir beyaz kuğu, yeniden on bir şehzadeye dönüştüler. Hemen Nilüfer’le birlikte küçük köşke çıktılar. Yemekten sonra, on bir şehzadeden en büyüğü durumlarını anlattı: - Kardeşimiz Nilüfer’in yanına, buraya gelsek, bu kıyıda barınamayız. Buranın havası bize yaramaz. Bir yolunu bulup karşı kıyıya gitmeliyiz. Oranın kumsalı muhteşem, sanki rengini altın sarısından almış. Suları en güzel inciler gibi yanıp sönüyor. Sıralı sırasız bütün çakıl taşları, say ki en seçkin elmas. O kumsalın bitişiğindeki tepede, bin bir ağaç dalının birbiriyle kenetlendiği yerde, bizim doğal köşkümüz var. Biz o köşkü, kendimize saray bildik. Tepedeki ormanlıkta türlü yemiş ağaçları, sayısız av kuşları var. Kardeşimiz Nilüfer’le birlikte sonsuza kadar orada yaşayabiliriz. Ne dersiniz? - Bak, bu iyi işte. - Aklınla bin yaşayasın! - Öyle de kardeşimiz Nilüfer’in düşüncesini aldık mı? - Alırız. - Ne dersin Nilüfer? - Sizinle giderim gitmesine de, benim kanatlarım yok. Uçamam. Üstelik yüzme de bilmiyorum. Göle girsem, peşiniz sıra gelsem, derin sularda boğulurum. - Bak, bunu hiç düşünemedik. - Elbet bunun da çaresini buluruz. - Nasıl? On bir şehzadeden en küçüğü, aklına geleni söyledi: - Biliyorsun Nilüfer, yarın sabah aydınlığı başlar başlamaz biz yeniden birer kuğu olacağız. On bir kuğu güç birliği yaparak seni kanatlarımızın üstüne alır, gölün üstünden karşı kıyıya geçiririz. - Çok güzel! - Kardeşimiz Nilüfer için gerçek kurtuluş budur. - Beraber olursak, kimse bizi birbirimizden ayıramaz. - Padişah babamız da, üvey anamız da bize ulaşamaz. - Sakın korkma Nilüfer. Bizim kanatlarımız güçlüdür. - Seni, asla suya düşürmeyiz. - Kardeş, kardeşin canıdır. - Suya düşeceğini hiç aklına getirme! - Peki, nasıl olacak bu iş? Hanginizin kanatlarına tutunacağım? - Bu kadar sabırsız olma! Hele sabah olsun, görürsün. Altın tepsiyi andıran güneş, dağların ardında göründü. Sabah aydınlığı gittikçe açılmaya başladı. On bir şehzade ve Kara Kız, hiç beklemediler, göl kenarına indiler. On bir şehzade gölün suyuna girer girmez, yeniden on bir kuğu oldu. Bu on bir kuğudan altısı yan yana durdular, sanki bir sal oluşturdular. Nilüfer, bu yapay salın üstüne çıkıp uzandı. Bu on bir kuğudan beşi kanatlarını açtılar, salın üstünde yükseldiler, Nilüfer’e gölgelik yaptılar. Kanatlandılar, mavi gökyüzünde uçtukça uçtular. Nilüfer, hiç korkmadı. Aşağıda suya düşen gölgelerini gördü. Uçtular, uçtular. Akşam alacasıyla birlikte, göl ortasındaki bir adaya indiler. Orada buldukları bir oyuntuda gecelediler. Altın tepsiyi andıran güneş, dağların ardında görününce, on bir kuğudan altısı sal, beşi gölgelik oldular. Nilüfer, yeniden bu yapay salın üstüne çıkıp uzandı. Uçtular, uçtular. Kumsalı muhteşem, sanki rengini altın sarısından almış, suları en güzel inciler gibi yanıp sönen, sıralı sırasız bütün çakıl taşları, say ki en seçkin elmasa dönmüş olan karşı kıyıya indiler. Kumsala ayak bastılar. Geceyi kumsalın bitişiğindeki tepede, bin bir ağaç dalının birbiriyle kenetlendiği yerde, doğal köşkte geçirdiler. Hep bir arada olmanın mutluluğunu yaşadılar. İnsanı kendine getiren, ruhunu dirilten sabah aydınlığı başlar başlamaz on bir şehzade, kardan beyaz köpüklü göl suyuna girer girmez, yeniden on bir kuğu olup kanatlandılar. Uçtular, uçtular. Nilüfer, doğal köşkten çıktı. Çevreyi dolaştı. Bütün gün, sanki rengini altın sarısından almış, suları en güzel inciler gibi yanıp sönen, sıralı sırasız bütün çakıl taşları, say ki en seçkin elmasa dönmüş olan kıyı boyunca gezindi. Ormanın kokusunu ciğerlerine çekti. Dal uçlarından sarkan bin bir türlü meyvelerden topladı. Henüz akşam alacası düşmeden, tepelerin gölgesi göle vurmadan geri döndü, doğal köşke geldi. Akşam yemeği için bin bir türlü meyvelerle donatılmış sofralar kurdu. Kıyıya inip kardeşlerinin, on bir kuğunun dönüşünü bekledi. On bir kuğu, akşam alacasıyla birlikte kıyıya indiler, çırpındılar, yeniden on bir şehzade olup kardeşleri Nilüfer’i selamladılar. Bu şekilde hiç kimseden çekinmeden, korkmadan kumsalın bitişiğindeki tepede, bin bir ağaç dalının birbiriyle kenetlendiği yerde, doğal köşkte üç ay mı desem, üç yıl mı desem, aylarca yaşadılar. Gecelerden bir gece, hanidir unuttuğu rüyalarından birini gördü Nilüfer. Fakat bu rüya, oldukça değişik bir rüyaydı. Nilüfer sersemledi, inanmakla inanmamak arasındaki gelgitlerle bocaladı. O gece rüyasına gümüş saçlı yaşlı bir kadın girdi. Konuştular: - Sana yardım etmek istiyorum Nilüfer. - Yardım mı? Ne yardımı? - Kardeşlerinle uzun zamandır yaşadıklarınızı, neler çektiğinizi bir bir biliyorum. - Nereden biliyorsun? - Sihirli aynamda yıllardır sizi izliyorum. - Neden? - Sizin kaderlerinizle benim kaderim aynı kaynaktan besleniyor. - Anlamadım. - Henüz anlatmadım ki... - Sabırsızlanıyorum. - Üvey annenizle hesaplaşmalıyım. - Niçin? - O, benim büyü kitabımı çaldı. - Yani o bir büyücü mü? Bize de büyü mü yaptı? - Evet… Senin Kara Kız olmanın, kardeşlerinin de birer kuğuya dönmesinin sebebi odur. - Peki, söyle bana. Benden istediğin nedir? - Önce söz vermelisin bana. Eski durumunuza döndüğünüzde, kötülüklerin büyücüsü olan üvey annenizdeki kitabımı geri vereceksiniz. Söz mü? - Söz. - Sabah olur olmaz, on bir kuğu kanatlanır kanatlanmaz, sen de güneşin doğduğu tarafa git. Bıkıp usanmadan, yorulsan da süt gölüne ulaşıncaya kadar git. Süt gölünde yıkan, bakalım ne göreceksin? Dilersen, süt gölünün yerini kardeşlerinden de sorabilirsin? Gümüş saçlı yaşlı kadın son sözlerini der demez, kayboldu. Altın tepsiyi andıran güneş, dağların ardında göründü. Sabah aydınlığı gittikçe açılmaya başladı. On bir şehzade ve Kara Kız, hiç beklemediler, kıyıya indiler. On bir şehzade gölün suyuna girer girmez, yeniden on bir kuğu oldu. Kara Kız, süt gölünü bulmak için yola düştü. Sabahı beklemeden yola çıkana, yol mu dayanır? Nilüfer, önünde uzanan süt gölünü gördü. Soyundu, göle girdi, yıkandı. Bu göldeki ayna gibi pırıl pırıl parlayan suya düşen resmini gördü. Hayretler içinde kaldı. Hiç kimsenin yüzüne bakmadığı çok çirkin, meymenetsiz kara kız gitmiş, dünyalar güzeli, gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı Nilüfer, yeniden doğmuştu. Akşam alacası düşmeden, tepelerin gölgesi göle vurmadan geri döndü, doğal köşke geldi. Kardeşlerini bekledi. On bir kuğu, akşam alacasıyla birlikte kıyıya indiler, çırpındılar, yeniden on bir şehzade olup kardeşleri Nilüfer’i gördüler. Nerdeyse şaşkınlıktan küçük dillerini yutacaklardı. Nilüfer, dünyalar güzeli bir genç kız olup çıkmıştı. Kucaklaştılar, bayram ettiler. Uykunun askerleri geceyi kuşatınca, uyudular. Gümüş saçlı yaşlı kadın, o gece de Nilüfer’in rüyasına girdi. - Ne kadar da güzelleşmişsin böyle… Seni görüp de tutulmayanın aklına şaşarım. - Gerçekten sen de beğendin mi beni? - Şimdi bunları konuşmanın sınası değil. Zaman daralıyor. Kardeşlerin için yapacaklarını anlatacağım sana. Kulaklarını dört aç ve beni öylece dinle. - Elbette. - Kardeşlerini de büyüden kurtarmak isteyeceğini biliyorum. Bunun için birkaç mezarlık ziyareti yapmalısın. O mezarlıklardan birinde göreceğin çayır otlarından bolca topla. Bu otlardan kardeşlerin için on bir kazak öreceksin. Bu işi bitirene kadar, ağzından hiçbir söz çıkmayacak. Sana işkenceler etseler de, katlanacaksın. Yanılıp yakılıp hiçbir soruya cevap vermeyeceksin. İşin sırrı, bu. Hiç konuşmadan bu işi becerir, on bir kazağı bitirirsen, onları on bir kuğuya giydirebilirsen, on bir kardeşine tekrar kavuşursun. Dediklerimi unutma. Sabahla birlikte mezarlıklarda çayır otu ara. Sabahla birlikte gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı, dünyalar güzeli Nilüfer, doğal köşkten çıktı. Mezarlıklarda dolaştı, topladığı ayrık otlarıyla doğal köşke döndü. İlktir bugün akşam alacası düşerken kumsala inmedi, on bir şehzadenin köşke çıkışını görmedi. Köşkün cumbasında bir köşeye oturmuş, çayır otlarından kazakların ilkini örmeye başlamıştı. On bir şehzadenin ne selamını aldı, ne de sorduklarını duydu. Ne dedilerse duymazdan geldi. On bir şehzade aralarında konuştular: - Dünyalar güzeli kardeşimize ne oldu ki? - Yoksa yeni bir büyü mü yaptılar ona? - Elbette bu, yeni bir büyüdür, dediler. Kazaklardan ilkini bitirip, ötekine başlayan dünyalar güzeli kardeşlerini üstelemediler. Böyle böyledir derken, koca dünyayı bölüşemeyen ikinci padişah ava çıktı. Beraberindekilerle birlikte av avladı, kuş kuşladı. Yorgunluklarını gidermek ve avladıklarıyla toy vermek için gölgesi bol bir yer aradılar. Kumsalın bitişiğindeki tepede, bin bir ağaç dalının birbiriyle kenetlendiği yerde, doğal köşkü gördüler. Seslendiler. Seslerine ses alamadılar. Boştur diyerek, doğal köşke yaklaştılar. Genç padişah, köşkün cumbasında oturan ve hiç durmadan kazak ören, dünyalar güzeli, gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı Nilüfer’i gördü. Nilüfer’i görür görmez, aklıyla gönlünün yarışması arasında kaldı. Nilüfer’e yıldırım aşkıyla vuruldu. Kim olduğunu öğrenmek istedi. Adını sanını sordu fakat Nilüfer’den hiçbir karşılık alamadı. Dünyalar güzeli Nilüfer, gelenleri görmemiş gibi davranıyor, ne derlerse desinler, hiçbirine ve hiçbir şeye karşılık vermiyordu. Örgüsünün üstüne daha çok eğiliyor, ördükçe örüyordu. Nilüfer’in durumuna şaşan ama gönlünün sesine uyarak ona yıldırım aşkıyla vurulan genç padişah birden bire sordu: - Bana varır mısın, güzel kız? Nilüfer’de yine ses yok. Vezirleri araya girip, genç padişahı yüreklendirdiler. - Susmak, sorulanı kabul etmektir, dediler. Beklemediler, Nilüfer’in kollarına girdiler, onu bir kupa arabaya bindirdiler. Toyu moyu bırakıp, atları kırbaçladılar, genç padişahın sarayına geldiler. Kırk gün, kırk gece süren anlatılmaz güzellikte bir düğün yaptılar. Yakında olanlarla, ötede olanları bu düğüne çağırdılar. Gelen geldi, gelmeyenler de dinledikleriyle avundu. Dünyalar güzeli Nilüfer’de hiçbir değişiklik yok. Sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranıyor, boyuna kazak örüyordu. Çayır otları bitince, gecenin ortasını bekliyor, sarayda el ayak çekildikten sonra dışarı çıkıyor, mezarlıklardan çayır otu topluyordu. Genç padişahı, güzelliği ne olursa olsun, elin yabanına kaptıran vezir kızları eli boş durur mu? Aralarında işbirliği yaptılar, dünya güzeli Nilüfer’in ardına gözcüler koydular. Bu gözcüler Nilüfer’i, gölgesiymiş gibi izlediler. Gece yarılarında mezarlıklarda dolaştığını, durmadan kucak kucak çayır otu topladığını vezir kızlarına söylediler. Nilüfer’i kıskanan ve onun padişah karısı olmasını çekemeyenlerin ağzında bakla ıslanır mı? Aman zaman demeden, kıpır sapır etmeden, genç padişaha gittiler, bildiklerini tek tek sıraladılar: - Nişanlın büyücüdür, dediler. - Geceleri mezarlıklarda çayır otu topluyor, gündüzleri de durmaksızın kazak örüyor. - Besbelli halkla aranı açmak için türlü büyüler yapıyor. - Konuşmamasını hayır sayma, şerre yor. - Kim bilir başımıza ne çoraplar örüyor? - Her gece çatımızda kuğular dolaşıyor. - Onu cezalandır! - Onu cezalandır! Genç padişahın gönlü isyan etti, aklı ona ilkin padişah olması gerektiğini hatırlattı. Dünyalar güzeli Nilüfer’i seviyordu ama onu mutlaka izlemeli, denilenleri kendi gözleriyle de görmeliydi. Öyle yaptı, kılık değiştirdi, dünyalar güzeli Nilüfer’i izledi. Gecenin tam ortasında Nilüfer, sarayda el ayak çekilince dışarı çıkıyor, mezarlıklardan çayır otu topluyor. Bu işi yaparken ne korkuyor, ne yüksek sesle şarkı söylüyor. Genç padişah gördüklerinden sonra, kesin kararını verdi. Dünyalar güzeli Nilüfer, gerçekten bir büyücüydü ve açıkça işlediği bu işin cezasını çekmeliydi. Ayrı ayrı yollardan saraya döndüler. Genç padişah doğruca hâkime gitti. Göz açıp gördüğü, gönül verip sevdiği, dünyalar güzeli Nilüfer’i mahkemeye verdi. Olanı biteni, bütün gördüklerini hâkime bir bir anlattı. - Onu da, dinlemelisiniz, dedi. Siz de benim gibi suçlu olduğuna inanırsanız, hakkında kararların en ağırını verebilirsiniz. - Padişahımızın emri, başımız üstüne. Çok geçmedi, dilekçedeki mührün mürekkebi bile kurumadan, dünyalar güzeli Nilüfer’i getirdiler. Hâkim alttan aldı, üste çıktı. Bazen bir baba şefkatiyle davrandı, ama çoğu defa kaşlarını çattı. Bu padişah nişanlısıdır demedi, sorulması gereken bütün soruları sabırla tek tek sordu. Dünyalar güzeli Nilüfer, hiçbir soruya karşılık vermedi. Örgüsünün üstüne daha da çok eğildi, kazak örmeye hiç ara vermedi. Ördükçe ördü. Hâkim de onun büyücü olduğuna inandı. Hakkındaki kararı yüzüne karşı okudu: - Padişahımıza ve halkımıza karşı büyücülük suçunu işlediğiniz anlaşılmış olduğundan, halkımızın hazır bulunduğu büyük meydanda asılacaksınız. Dünyalar güzeli Nilüfer’de yine hiçbir tepki yok, konuşmuyor, bağırıp çağırıp çığlıklar atmıyor. Örgüsünün üstüne daha çok eğiliyor, kazaklarını örmeye devam ediyor. Genç padişahın sabrı taştı. Mahkemeyi gözetlediği hücreden çıktı, öfkesinden sesi yükseldi: - Bir kelime de olsa, bana bir şey söylemelisin Nilüfer, dedi. Yoksa asılacaksın… Biliyor musun? Dünyalar güzeli Nilüfer’de ses seda yok. Ya söylenenleri anlamıyor, ya da gerçek bir büyücü olduğundan örgüsünü örüyor. - Beklemenin bir anlamı yok hâkim bey! Karar derhal yerine getirilsin. Cellâtlar çağırıldı, dünyalar güzeli Nilüfer, büyük meydana götürüldü. Darağacı kuruldu. Tellallar bağırdı, davullar dövüldü, bütün halka büyük meydanda toplanmaları emredildi. Bütün bu işler olurken, kader ağlarını örerken bile dünyalar güzeli, gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı Nilüfer, son kazağını bitirmeye çalışıyor, örgüsüne devam ediyordu. Mahşeri bir kalabalık toplandı meydanda. Bu büyücüyü merak edenlerin tamamı, çağrıya kulak verdi, çıkıp geldi. Cellât seslendi: - Vakit geldi büyücü, az sonra ipini çekeceğim. Son bir dileğin varsa onu söyle veya duanı yap. Birkaç dakika da olsa hepimiz seni bekleyeceğiz. Dar zamanda beklemek çok ağır bir iş. Sıkıştırılmış zaman bir türlü çözülmüyor, dakikalar ilerlemiyor. Cellât, son defa dünyalar güzeli Nilüfer’e baktı, ipini çekmek için elini kaldırdı. Tam bu sırada inanılmaz bir şey oldu. Dünyalar güzeli, gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı Nilüfer, son kazağını bitirir bitirmez, gökyüzünde on bir kuğunun oluşturduğu beyaz bir bulut belirdi. O beyaz bulut, dünyalar güzeli Nilüfer’e yaklaştı. Nilüfer, örüp bitirdiği on bir kazağı tek tek bütün kuğulara giydirdi. Birdenbire bu on bir kuğu, yakışıklı mı yakışıklı on bir şehzade olup, kardeşleri dünyalar güzeli Nilüfer’in etrafında toplandılar. Büyük meydan karıştı, cellât şaşırdı. Dünyalar güzeli, gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı Nilüfer, cellâda seslendi: - İpimi çekmek için ne kadar da acelecisin! Haydi, bekleme, padişahını ve hâkimi çağır. Gelsinler. Onlara bu halkın huzurunda olup biten her şeyi bir bir anlatacağım. Genç padişah, duyar duymaz koştu geldi. Hâkim, emir demiri keser deyip, büyük meydanda göründü. Duyup da gelmeyenler bile, akın akın büyük meydanı doldurdular. Dünyalar güzeli, gündüz güneşin, gece dolunayın kıskandığı Nilüfer, annelerinin ölümü üzerine, babaları birinci padişahla evlenen kara vezir kızı üvey annelerinin kendilerine büyü yaptığını, kendisini yüzüne bakılmaz meymenetsiz bir kıza çevirdiğini, on bir erkek kardeşini de birer kuğuya döndürdüğünü anlattı. Gümüş saçlı bir büyücünün bir gece rüyasına girdiğini, eski güzelliğine kavuşmasının sırrını, on bir kardeşinin yeniden insan olmasının çaresini ondan öğrendiğini söyledi. Süt gölünde yıkanıp kazak örmeye başladığı andan bu yana, hiç kimseyle konuşmadığını ekledi. Genç padişah, on bir şehzadeye sordu: - Bütün bunlar doğru mu? On bir şehzade bir ağızdan: - Doğrudur, dediler. Büyük meydan, havai fişekleriyle aydınlatıldı. Kırk gün kırk gece sürecek düğün kuruldu. Birinci padişah ve hanımı da düğüne çağrıldı. Genç padişah, sarayındaki on bir güzel kızı da on bir şehzadeye verdi. Akıllara durgunluk verecek muhteşem bir düğün başladı. Birinci padişah, dünyalar güzeli Nilüfer’i ve şehzadelerini tanıdı. İşin sırrını öğrenir öğrenmez, kara vezirin kızını boşadı, elindeki kitabı alıp, gümüş saçlı büyücüye verdirdi. Sonrası mı? Mutluluk. Başka ne olsun ki? Gökten üç elma düştü. Yetişebilen kapsın, mutlu olsunlar diye. Oyhan Hasan Bıldırki KELOĞLAN’IN NARLARIBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde şirin bir kasaba kendi halinde, işinde gücünde olan insanlar yaşarmış.. Hemen her kasabada olduğu gibi bu kasabanın da bir kenar mahallesi varmış. O mahalledeki bir kulübede, çok fakir olan bir Keloğlan ile ihtiyar annesi birlikte yaşıyorlar, aynı yoksul evi paylaşıyorlar. Çok akıllı ve becerikli olan Keloğlan; nedense çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip içmeyi ve uyumayı çok severmiş. Tembel mi tembelmiş. Öyle ki birçok kişi bir araya gelip, aralarında bahse girseler, tembellikte Keloğlan’ı kimse geçemezmiş. Kabak gibi parlak saçsız kafası yüzünden herkes ona Keloğlan dermiş. Üstelik bu Keloğlan çok çirkinmiş. Bu yüzden pek sık sokağa çıkmaz, canı istemedikçe insan içine karışmazmış. Keloğlan'ın ihtiyar annesi hizmetçilik yapar, elin çamaşırlarını yıkar, hem kendini, hem de tembel oğlunu beslermiş. Her halde kader olmalı, onlardan başka herkesin kapısını geniş tutmuş, bunların kapısını inadına darlaştırmış. Kısmet denilen şey, bu dar kapıdan geçip de onların sofrasına konamazmış. Dağdan bağdan gelmeyince, elde avuçta da olmaz. Keloğlan’la anası, her mevsim çeşit çeşit zorluklar içinde kıt kanaat geçinirlermiş. Bir gün nasıl olduysa olmuş, her nasılsa Keloğlan'ın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Yolu tutmuş, sanki hiçbir karıncayı ezmemek için bin bir güçlük çeke çeke çarşıya varmış. O gün çarşı, Keloğlan’ın unuttuğu bayram günlerinden birini kutluyor. Keloğlan bakıp görmüş, uzakta kum gibi bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında iri yarı bir adam, omzuna astığı davula vura vura, daha çok bağıra bağıra etrafındakilere bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlar kulak kesilmiş, hiç çıt çıkarmadan dikkatle da onu dinliyor. Bizim Keloğlan durur mu? O da kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Meğer bu adam şehrin ünlü tellallarından biriymiş. Herkesle beraber Keloğlan’ın da dinlemekte olduğu tellal şöyle sesleniyor: - Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Taliplisi varsa ortaya çıksın... - Bu işi görecek adama tamı tamına yüz altın verilecektir. - Taliplisi varsa ortaya çıksın... Keloğlan, heyecandan küt küt atan kalbini zar zor yatıştırır. Kendisinden önce kimin bir adım öne çıkacağını boşuna bekler. Meydanda toplanan kalabalıktan hiçbir ses seda çıkmaz. Öne geçmek için kıpırdanan, ileri atılan, birbirini ezmeye çalışan da yok. Bu işin sonunda, işin üstesinden gelene tamı tamına yüz de altın verilecek. Kesin kararını veren insanlar gibi davranan Keloğlan, hiç kimsenin beklemediği bir anda, tellala seslenir: - Meydanı dolduran kalabalığa pek güvenme ağa. Bunların arasında bu işi sadece ben yaparım, böyle bil. Yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle. Tellal, Keloğlan'ı şöyle bir süzdükten sonra, onu gözü tutmamış olacak; - Kel oğlum, keleş oğlum! A benim aklı kıt oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunun üstesinden ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar gelebilir. Ben bu saydıklarımın gramını sende göremiyorum, der. Keloğlan: - Umulmadık taş baş yarar. Hele bir defa sen, işin adını koy. Ben bu işi başarırım, diye cevap verir. Kalabalık hareketlenir, kimileri işin nereye varacağı konusunda aralarında bahse girişir. Kalabalıktan, daha çok doğrudan Keloğlan’ı hedef alan alaylı gülüşmeler yükselir. Bu sırada tellal, kalabalıktan başka bir istekli çıkmayınca, biraz da üst başında gösterişli elbiseler olmayan Keloğlan’ın fakir haline acımış gibi yapar. - Pekâlâ oğlum... Dediklerini kulakların duyuyor mu? Kendine güveniyorsun değil mi? Benim yüzümü kara çıkarmayacaksın değil mi? Ele güne rezil de olmayacaksın değil mi? - Evet. - Öyleyse sana şimdi, yapacağın işi tarif edeyim... Uzak bir ülkeden mal getirmeye gideceksin... Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. Keloğlan, azıcık da olsa meydan okumaya benzer bu sözlerin altında kalır mı? - Ben yaparım dediğim her şeyi, yaparım. Elbette katlanırım, der. Tellal, bekletmez, sorar: - Mademki bu kadar güvenin var, ben de sana bu işi veriyorum... Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan sanki bir hesap adamı gibi düşünür: - Şimdi verin. Birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık olarak bırakayım, der. Anlaşma biter bitmez Keloğlan büyük bir sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı bırakarak ona veda eder, helallik diler, kıpır sapır etmeden yapacağı işe gider. Hiçbir şeyle ilgilenmeden, sağa sola bakmadan buluşma yerine gelen Keloğlan, kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kendisinin dışında hemen herkes yolculuk için bütün hazırlıklarını tamamlamıştır. Kafile başkanı, ilk defadır aralarına katılan, alıcı gözle süzdüğü Keloğlan'a hazır olup olmadığını sorar. Keloğlan; - Hazırım ağam. Bir an önce yola çıkmak için can atıyorum, der. - Öyleyse ne bekliyoruz. Şimdi yola çıkma vaktidir. At bin! Küçük kafiledekiler hemen atlara binerek yola düşer... Nice ovalar, dağlar aşa aşa iki gün boyunca hiç durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gününün başında Keloğlan'ın vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Aslında bunlar, hamlık ağrılarıdır. At binmeye alışık olmayan Keloğlan, at sırtındaki bu yolculuktan sıkılsa da, verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Uzun bir günün sonunda altın sarısı bir sini[1]yi andırın güneş, dağların ucunda kavuşmak[2] için naz yapar gibidir. Demek akşam yaklaşıyor. Kafile başkanı mola verir, kervanı uygun gördüğü bir alanda durdurur. Keloğlan ne de olsa biraz dinleneceği için sevinir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan, kafiledekiler birer ikişer dinlenme yerine çekildikten sonra kafile başkanı onu yanına çağırır. Keloğlan'a sorar: - Keloğlan, şurada bir kuyu var, görüyor musun? - Evet, diye karşılık verir garip Keloğlan. - İşte şimdi, hemen oraya gidip kuyuya ineceksin... Yiğit birine benziyorsun. Baştan beri seni gözüm tuttu, bunu biliyorsun. Korkmazsın değil mi?.. Keloğlan, saat bu saattir deyip hiç beklemez, kuyunun yanına gider. Göremediği bir şey var mı diye, bir sağına, bir soluna ve daha sonra eğilip kuyunun içine bakar. Kafile başkanına seslenir: - Ne var bunda korkacak? Az buçuk bende yiğitlik töresini bilirim. Beni hiçbir yiide benzetemedin mi? Elbette hiç çekinmeden, korkmadan bu kuyuya inerim. - Haydi öyleyse, hiç bekleme. İşine sahip çık, sözünü yerine getirmek için kuyuya in. - Tamam! - Haydi Keloğlan, keleş oğlan, görelim seni! Keloğlan korksa bile yüreğine taşlar basar, korktuğunu belli etmemeye çalışır, kuyuya inme hazırlığına başlar. Sırasıyla neler yapması gerekiyorsa, hepsini yapar. Vakit gelip çatınca, etrafını saran meraklı yol arkadaşları, Keloğlan’ın beline kalın bir urgan[3] bağlarlar, onu hemen kuyuya sarkıtırlar. Uzun bir yolculuktan sonra, Keloğlan tam kuyunun yarısına inince, sağ tarafında aniden bir kapı açılır. Karanlıktan gözleri kamaşan Keloğlan’ın yüreği soğur. Adamın biri Keloğlan'ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker... Keloğlan; - Tamam, benim için her şey bitti, der. Demek yolculuk buraya kadarmış. Kader denilen resim, şimdi önümüze düştü. Alnımızın yazısı böyleymiş. Aklı, keşkeler baskınına uğrar. Çok kısa süren bir zaman diliminde rüyadan rüyaya geçer. İlkin, neye uğradığını pek de anlayamayan Keloğlan; kendine gelince, bir de ne görsün? Önünde geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Bu sarayı kelimelerle tarif etmek zor. Muhteşem bir saray diyeyim de, varın gerisini siz tamamlayın. Sarayın bahçesinde mis gibi kokular yayan bin bir renkli güllerin arasında dünya güzeli bir kız oturuyor. Gül dallarına konmuş sayısız bülbül, güneşten daha parlak, aydan daha beyaz olan bu kıza nice türküler şakıyor. Fakat dünyalar güzeli bu kızın arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan, yere göğe zor sığan, iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta duruyor. Çiçeklerin arasında insanın ona bakmaktan gözlerini alamadığı bir tavus kuşu dolaşıyor. Keloğlan şaşırır. İlkin nasıl davranacağını kestiremez. Hayranlıktan mı, şaşkınlıktan mı nedendir bilinmez, burada gördüklerinin büyüsüne kapılan, bunları seyre dalan Keloğlan'ın arakasından biri gürler. O saat, yeri göğü titreten bu sesle Keloğlan’ın aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?.. Koca bir dev. Keloğlan’ın arkasında durmuyor mu?.. Keloğlan’ın hemen önünde dünyalar güzeli bir kız, bu kızın arkasında yere göğe sığmaz iri bir zenci yetmezmiş gibi kendi arkasında da kocaman ve korkunç bir dev var. Keloğlan, akıllara zarar zor bir durumun içinde olduğunu anlar ama verdiği söz ve alacağı yüz altın için bütün bunlara katlanması gerektiğini düşünür. Bütün bunlara katlanması gerektiğini kendi kendine sıkı sıkıya tembihler. Dev korkunç bir sesle sorar: - Ey, adem oğlu!.. Şimdi söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?.. Keloğlan’da şafak atar, korkudan tir tir titremeye başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama biraz sonra aklı başına gelir. Ne diyeyim edeyim de bu belayı başımdan savayım diye düşünürken, dilinin ucuna geleni söyler: - Gönül neyi severse güzel odur sultanım! Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür. Keloğlan'a yeniden sorar: - Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?.. Keloğlan ilk şaşkınlıktan ve korkunun telgraf çeken kuşlarından kurtulmuştur. Yine aniden dilinin ucuna gelen cevabı yapıştırır: - Gönül neyi severse, güzel odur sultanım! Dev, aldığı bu cevaptan da çok hoşlanır, bunu hemen belli eder: - Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun! Yanındaki bir dala uzanır, Keloğlan'a, ağaçtan kopardığı üç tane büyük nar[4]ı verir. Son sözlerini söyler: - Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin. Sakın kimselere verme! Böyle dedikten sonra beklemez, hemen Keloğlan'ın yanından ayrılır. Meğer bu Dev, her kuyuya inen insana hep bu soruları sorar fakat bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kuyuya inenlerin kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafataslarını sarayın duvarlarına asarmış. Kuyuya inenlerin çoğu, Dev'in bu sorularına kimi kız güzel, kimi tavus kuşu diye karşılık verirlermiş. Dev, bu karşılıklardan memnun kalmadığı için de kuyuya inenlerin hiçbiri bir daha yukarı çıkamazmış. Dev'in yanından ayrılan Keloğlan yeniden çıkış kapısına gelir. Oradan yukarı nasıl çıkacağını düşünürken, birdenbire yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görür. Aman zaman demez, hemen bu kovaya tutunarak yukarı çıkar. Keloğlan'ın sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ne yapacaklarını şaşırırlar. Ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde oradaki Dev'e bir insanı kurban verirlermiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce sevinmişler ama bir türlü şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı bin bir merak içinde Keloğlan'a sormuş: - Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmedi. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?.. Keloğlan sırrını açık etmeden fakat güler yüzle şunları söyler: - Nasıl çıktıysam çıktım… Çıktım ya!.. Siz ona bakın. Zaman, durulacak zaman değil. Hemen yola çıkma zamanıdır. Suluklar doldurulur, dinlenmiş atlara binilir. Yeniden yola koyulurlar. Sonunda varacakları o uzak ülkeye ulaşırlar. Aldıkları mallarını atlara yükleyerek şarkılar türküler söyleye söyleye memlekete dönerler. Keloğlan elindeki narlarla sevinçle evine dönünce, annesini yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkarken bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir ama onun elinde sadece üç narı görünce, keleş oğlunun akılsızlığına içerlemiş[5]tir. Ana yüreğidir ya, bu kızgınlığını oğluna hiçbir şekilde belli etmez. Öfkesini bağrına basar. Akşam olur, sofra kurulur. Yemekler yenir. Yemekten sonra Keloğlan, Dev'in kendisine verdiği narlardan birini çıkarıp yemeleri için ikiye böler. Bir de ne görsün? Aman Allah’ım! Dev'in verdiği nar tanelerinin her biri meğer pırıl pırıl yanıp sönen, çok kıymetli birer mücevher değil miymiş?.. Ana oğul, birlikte bayram ederler. Mücevherlerin değerini anlayan Keloğlan, paraya sıkıştıklarında bunların her birini azar azar satar… Keloğlan öylesine zengin olur ki, artık ne kelliği kalır, ne çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Birlikte çok mutlu bir hayata kavuşurlar... Başka ne diyeyim? Şimdi tam zamanı. Gökten üç elma düştü. Gördünüz mü? Yanlış mı oldu ne? Gökten üç iri nar düştü demeliydim. Gökten üç iri nar düştü. Biri benim başıma, biri can kulağıyla bu masalı dinleyenlerin kucağına. Öteki mi? O da, “Ya benim de başıma iri bir nar düşerse ne yaparım?” demeyenlerin başına. Oyhan Hasan Bıldırki [1] Tepsi. [2] Batmak. Güneşin batması, gözden kaybolması. [3] İp. [4] Kabuklu, içi dişli, sulu bir meyve. [5] Kızmış, öfkelenmiş. Osman Aytekin'den Bir Çizgi Roman: GÜL BABA VE IV MURAT
Gül Baba’nın İstanbul’un Fethi’ne katıldığı ve zaferden sonra yetiştirdiği güllerle II. Bâyezi’in de dikkatini çektiği bilinmektedir. Şeceresinin Hz. Hasan'a kadar uzandığı söylenen ve "Misali" mahlasıyla şiirler yazan Gül Baba’nın eserlerinden Miftahü’l Gayb ve Güldeste adlı yazma kitaplarda söz edilmiştir. Dost Osman Aytekin’i bu değerli çalışmasından ötürü kutlarım. Oyhan Hasan Bıldırki Kitap Temini İçin: Laçin Yayınları: (*) Kayseri, 2009, 72 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 978944423847 Fiyatı: 5 TL Osman Aytekin Sanatçı, yazar. 20 Ocak 1959 Derinkuyu’da (Nevşehir) doğdu. Nevşehir Lisesi’ni bitirdi. Evli ve üç çocuk babasıdır. Memur emeklisi. Resim çalışmaları yaptı, yurdumuzun çeşitli yerlerinde sergiler açtı. Genç Kardelen isimli kültür sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptı. { SON YAZDIĞIM } { SAYFADAN 1 SAYFAYA 37 } { DAHA ÖNCEKİLER } |
|