GÜLLÜK OLUŞUMU 2008 YILI ANTALYA ŞAİRLER BULUŞMASI DUYURUSU
Türk şiiri ve şairine hizmet amacıyla kurulmuş olan GÜLLÜK oluşumu, bünyesinde bulundurduğu Radyo GÜLLÜK, Radyo GÜLTEN FM, Radyo ELMADAĞ ve Radyo Antalya KARDELEN ile yaptığı sesli yayınlarıyla, internette her ay yayınladığı GÜLLÜK e-DERGİSİ ile, her yıl yayınladığı ŞİİR ANTOLOJİLERİ ve geleneksel ANTALYA ŞAİRLER BULUŞMASIâ?? etkinliği ile şiir dünyamızda Antalya merkezli bir yıldız olmaya şairlerimizden aldığı güç ve hızla devam etmektedir. GÜLLÜK OLUŞUMU, 4 yıldır gerçekleştirmiş olduğu ANTALYA ŞAİRLER BULUŞMASIâ??nın bu sene beşincisini düzenleyecektir.5. ANTALYA ŞAİRLER BULUŞMASI her yıl olduğu gibi, bu sene de Kasım ayında yapılacak ve katılım şartları ve takvimi bilahare duyurulacaktır.
5. ANTALYA ŞAİRLER BULUŞMASI KAPSAMINDA DÜZENLEMİŞ OLDUĞUMUZ YARIŞMALARA AİT ŞARTLAR AŞAĞIDADIR. - Yarışmalara gönderilecek eserlerin her yarışmada belirtilen adreslere 30 Temmuz 2008 günü mesai bitim saatine kadar gönderilmesi gerekmektedir. - Yarışmalara, jüri üyeleri ve birinci derece yakınları katılamazlar. Jüri üyelerinin kimler olduğu ilgili yarışma başlığı altındaki açıklamalarda belirtilmiştir. - Yarışmalara gönderilen bütün eserler, internet sitelerimizde, radyolarımızda ve e-dergimiz sitesinde yayınlanacak, program yapımcılarımız tarafından radyolarımızda seslendirilecek ve bu yayınlardan ötürü katılımcıya telif hakkı ödenmeyecektir. -Yarışmaya gönderilen bütün eserler, jüri üyeleri tarafından önce bir â??ön elemeâ? den geçirilecektir.. - Ön elemede yarışmaya katılan bütün eserler, jüri üyeleri tarafından 100 (yüz) puan üzerinden değerlendirilecek ve liste haline getirilip imzalanacak ve elektronik ya da normal posta ile 29 Ağustos 2008 günü mesai bitim saatine kadar ilgili yarışmanın yazmanlığına ulaştırılacaktır. - Ön elemeyi geçen eserler, 30 Ağustos 2008 tarihinde internet sitelerimizden ve radyolarımızdan duyurulacaktır. - Ön elemeyi geçen eserler, internet sitelerimizde ayrıca â??Ön Elemeyi Geçen Eserlerâ? başlığı altında yayınlanarak kamu oyunun bilgi ve katılımına sunulacaktır. Yani, radyo dinleyici ve sitelerimizi ziyaret eden herkes, eserler hakkında düzenlenmiş ankete katılabilecek, puan verebilecektir.(Bu puanlamanın usülü ve süresi, teknik detaylarıyla birlikte, bahse konu â??Ön Elemeyi Geçen Eserlerâ? sayfasında açıklanacaktır.) - Jüri üyeleri tarafından, ön elemeyi geçmiş eserlerin tamamı, 100 (yüz) puan üzerinden değerlendirilecek ve liste haline getirilip imzalanacak, elektronik ya da normal posta ile 30 Eylül 2008 günü mesai bitim saatine kadar ilgili yarışmanın yazmanlığına ulaştıracaktır. - Jüri üyelerimizin değerlendirmeleriyle internet sitelerimizdeki kamuoyu anket sonuçları birleştirilecek(usül ve metodu â??Ön Elemeyi Geçen Eserlerâ? sayfasında açıklanacaktır.)ve her yarışmada ilk üç dereceye girenlere (derecesi bildirilmeden) â??ödülü kabul edip etmediği, 5. ANTALYA ŞAİRLER BULUŞMASIâ??na katılıp katılmayacağı hususuâ? Güllük Oluşumu Başkanı Mustafa CEYLAN tarafından telefon edilerek sorulacaktır. Ödülü kabul etmeyen veya 5. Antalya Şairler Buluşmasıâ??na katılmayacak olanın yerine sıralamada ondan sonra gelen ve ödülü kabul edip Şairler Buluşmasıâ??na gelecek olana ödül verilecek ve sonuçlar Kasım ayında yapılacak Şairler Buluşmasıâ??nda açıklanacaktır. - GÜLLÜK oluşumu, yarışmaları yapıp yapmamakta, â??yarışmacıların yarışma şartlarını değiştirmeyecekâ? nitelikte her türlü değişiklik ve eklemeleri yapıp yapmamakta serbesttir.
1- GÜLLÜK DERGİSİ ÖYKÜ YARIŞMASI İlgili site : www.gullukdergisi.com Yarışma yazmanı ve Dergi Editörü: Aysun ARGUN Yarışma yazmanı ve Dergi Editör Yrd: Serap ÖZALTUN Yarışmaya katılacak eserlerin ve jüri değerlendirmelerinin gönderileceği yazmanlık e posta adresi: (gullukdergisi@hotmail.com) Yarışmaya katılacak eserlerin ve jüri değerlendirmelerinin (istenirse) gönderileceği posta adresi: Güllük Şiir Derneği- Sinan Mahallesi, Sapmaz Çiftçioğlu İş Hanı K:2 No:64 ANTALYA İlgili Radyolar: Güllük oluşumuna ait 4 radyo
YARIŞMA ŞARTLARI a-Yarışmada konu, sayfa, tür vb. sınırlama yoktur. b- Eserlerin herhangi bir yerde yayınlanmış olup olmadığına bakılmaz, ancak, T.C yasaları ve genel ahlâka aykırılık taşıyan veya çalıntı olduğu anlaşılanlar ile bir başka yarışmaya katılmış olduğu anlaşılan eserler yarışma dışı bırakılır. c- Her yarışmacı en fazla 2 öykü ile yarışmaya katılabilir. d- Dereceye giren eser sahiplerine, başarı belgesi, (plaket) ve bir yıllık GÜLLÜK DERGİSİ aboneliği ile GÜLLÜK yayınları ücretsiz olarak verilecektir. Ayrıca, GÜLLÜK Dergimizin sürekli yazar kadrosunda yer alacaklardır.
JÜRİ ÜYELERİ 1- Oyhan Hasan BILDIRKİ 2- Mustafa Nihat MALKOÇ 3- Serap ÖZALTUN 4- Ahmet DURAN 5- Refika DOĞAN
2- RADYO GÜLLÜK ŞİİR YARIŞMASI İlgili site: www.radyogulluk.net Yarışma yazmanı ve Radyo Editörü: Hatice ALTAŞ Yarışma yazmanı ve Radyo Editör Yrd: Ahmet Turan ALTUNSU-Mesut KAYABAŞ Yarışmaya katılacak eserlerin ve jüri değerlendirmelerinin gönderileceği yazmanlık e posta adresi: (radyogulluk@hotmail.com) Yarışmaya katılacak eserlerin (istenirse) gönderileceği posta adresi : Güllük Şiir Derneği- Sinan Mahallesi, Sapmaz Çiftçioğlu İş Hanı K:2 No:64 ANTALYA İlgili Radyo: Radyo GÜLLÜK
YARIŞMA ŞARTLARI a- Hece ve Serbest olmak üzere 2 ayrı dalda yarışma yapılacaktır. b- Şiirlerde kıta, mısra, bölüm, sayfa sınırlaması yoktur ve herhangi bir yerde yayınlanmış olup olmadığına bakılmaz, ancak, T.C yasaları ve genel ahlâka aykırılık taşıyan veya çalıntı olduğu anlaşılanlar ile bir başka yarışmaya katılmış olduğu anlaşılan eserler yarışma dışı bırakılır. c- Hece Şiirlerinin Konusu: Gurbet, d- Serbest Şiirlerin Konusu: Gül e- Her yarışmacı her dalda en fazla ikişer şiirle yarışmaya katılabilir. f- Dereceye giren eser sahiplerine, başarı belgesi, (plaket) ve bir yıllık GÜLLÜK DERGİSİ aboneliği ile GÜLLÜK yayınları ücretsiz olarak verilecektir. Ayrıca, GÜLLÜK Dergimizin sürekli şair-yazar kadrosunda yer alacaklardır. Gül konulu yarışmada dereceye girenlere ayrıca, Isparta Göller Bölgesi Şairlerimizden gül ürünleri hediye paketi verilecektir.
JÜRİ ÜYELERİ 1- Yahya AKENGİN 2- Doç.Dr. Asım YAPICI 3- Özgen KILIÇARSLAN 4- Ali Şeyh ÖZDEMİR 5- Nurten ALTINOK
OYHAN HASAN BILDIRKİ: “Edebiyatla uğraşmak, gönüllü esarete soyunmak demektir bir bakıma.”
YILMAZ: Ömrünüzü edebiyata vermiş birisi olarak, edebiyatın sizin hayatınıza ne gibi katkıları oldu? BILDIRKİ: Ömrümü edebiyata verdiğim doğru. İlk yazılarımı ilkokul 4. sınıftayken yazmaya başladığımı hatırlıyorum. Bu yazılarda halk hikâyelerimizi örnek almış, onlara benzer hikâyeler yazmıştım. O gün bu gündür, hâlâ yazıyorum. Yazmak, kişiliğimin bir parçası. Yazmadığım zamanlar huzursuz oluyorum. Edebiyattan katkı beklemek, benim işim değil. Bunu maddî katkı anlamında söyledim. Edebiyat aslında sizden bir şeyler alıp götürüyor. Ama edebiyatla uğraşmak, bir yerde zamana tuttuğum aynaya bakmak oldu benim için. Dünyaya farklı bir pencereden bakmaya başladım. Gökkuşağının renkliliğini gördüm. Yıldızları kıskanan güneşin her gün doğmaktan bıkmadığını izledim. Yazmanın, yaşamak demek olduğunu öğrendim. Edebiyat, beni insanlaştırdı. Birçok dostlarım var. Dünyanın birçok ülkesinden dostlarım var. Onlarla selamlaşmak bile güzel. Mevlâna’nın dediği gibi, “Hamdım, piştim, yandım!”
YILMAZ: Taşrada edebiyatla uğraşmanın zorlukları nelerdir? Edebiyatın nabzını tutan büyük kentlerde olmak bir yazarın işini daha mı kolaylaştırıyor? BILDIRKİ: Edebiyatla uğraşmak, gönüllü esarete soyunmak demektir bir bakıma. Sizin edebiyatçı olmayanlar gibi zamanınız bol değildir. Yazmadığınız zaman düşünürsünüz. Yazdığınız zamanlarda da güzelim anlarınızı bazılarına göre “boşuna” harcarsınız. Hele taşradaysanız, akıntıya kürek çeken kayıkçının durumuna düşersiniz. Dostlarınız ya da komşularınız sizin edebiyatla uğraştığınızı bilirler ama size yine de “bizim oğlan” diye bakmaya devam ederler. Edebiyat konusunda sizi ateşleyeceklerine, yeteneğinizi küçük darbelerle bilmeden köreltmeye devam ederler. Taşrada sizin edebiyatçı yanınız, hiçbir zaman öne çıkarılmaz. Üstelik “eşref saatleri”nizi çalanların sayısı da az değildir. Ama şunu da söylemeden geçmemeliyim. İlk romanım “Koçaklar”ı, taşrada olmama rağmen, İstanbul’da Kutluk Yayınları basmış, Türkiye’nin her yanında dağıtmıştı. Edebiyat hareketleri, edebiyatçıyı öne çıkarır. Büyük kentlerde buna kolayca erişirsiniz. Bir dergide ya da gazetede yazanların halkasına katılırsınız. Değer kazanırsınız. Yazdıklarınızı gözü kapalı da olsa yayınlayacak yayıncılar bulursunuz. Taşrada bu iş zor. Taşradan büyük kentte eserinizin basımı için çare iplerine sarıldığınızda, dokuz dereden olumsuz suların akıtıldığını görürsünüz. Oysa büyük kentteki ırmağa katılmak oldukça kolay. Yazdıkça akarsınız ve eserinizi tanıtma, dağıtma, satma gibi problemleriniz olmaz. Sebebi ne olursa olsun, büyük kentler herhangi bir yazarın okuyucuyla buluşmasını kolaylaştırıyor. İmkân denizinin kapıları ardına kadar açık tutuluyor.
YILMAZ: Söke’nin bir sanat atmosferine bürünmesi konusunda yıllardır büyük emekler sarf ettiniz. Bugün gelinen noktada Söke sanatsal faaliyetlerde istenilen noktaya gelmiş midir? Bu konuda yaşanan sıkıntılar nelerdir? BILDIRKİ: Öğretmen oluşum, bildiklerimi başkalarıyla da paylaşmam gerektiğini bana öğretti. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” özdeyişi de beni kamçıladı. Öğrendiklerimi, öğretmeye soyundum. Edebiyat öğretmenliğimin yanında, “edebiyatçı” kimliğimle de içinde yaşadığım topluma ve ülkeme kılavuz olmaya çalıştım. Yakın dönem tarihimizde Söke’de göreve başlayan ilk edebiyatçı benim. Henüz Aydın Lisesi’nde okurken, Aydın’da çıkan gazetelerde “kültür ve sanat sayfası” hazırlıyordum. Bu tavrı, gittiğim her yere götürdüm. Söke’ye gelir gelmez (1975), burada da aynı yola girdim. Kültür ve sanat sayfası deyip geçmeyin. Bu sayfalar, yayınlandıkları çevredeki yazar ve şairlere cesaret veriyor. İçinde yazma yeteneği olanlar, hiç değilse bile sizi ya da öteki yazanları kendilerine örnek alıyorlar. Yakılan meşale, sönmüyor. Okul dergileri başta olmak üzere “Beşparmak” ve “Sarızeybek” dergilerinin çıkışında liderlik yaptım. Ünlü yazarlardan ya da şairlerden hiçte geride kalmayacak olan “yerel yazarlar”dan çoğunun ilk eserinin basımında onları yüreklendirdim. Halil Güven, Mustafa Kemal Kocabıyıkoğlu, Güven Pamukçu, Suat Tutak, Aşır Tunca, Abdullah Ziya Kabak, Abdülkadir Güler ve Yaşar Çağbayır’a bir şekilde destek oldum. Geçmişinde edebiyat geleneği olan Söke’de, tutuşturulan kibritin sönmemesini sağladım. Şimdi Söke’de birçok yetişkin ve genç yazar var. Söke Şairler ve Yazarlar Derneği var. Bu derneğin çıkardığı “Sarızeybek” dergisinin yanında, ünü çoktan Türkiye sınırlarının dışına da taşmış olan “Beşparmak” dergisi var. TV ve radyo istasyonları var. Edebiyatçıları destekleyen yerel gazete ve dergiler var. Ama bence bir şey hâlâ eksik. Yayınevimiz yok. Aslında sayıları oldukça çok olan Sökeli yazarlar ve şairlerin yapacağı küçük katkılarla Söke’de bir yayınevi kurulabilir. Bu düşünce yazanların kafasında var fakat nedense uçlanmadı bir türlü. Sıkıntının en büyüğü bu. Bunu aşabilsek, Türk edebiyatına Sökeli ustaları kazandırmak oldukça kolaylaşacak. YILMAZ: Çanakkale Destan Destan adlı eserinizden biraz bahsedebilir misiniz? BILDIRKİ: İnsanın kendi eserinden bahsetmesi zor. “Çanakkale Destan Destan”, “Koçaklar”ın genişletilmiş hâli ama ikinci baskısı değil, zenginleştirilip güncellenmiş şekli. Ocak 2008tarihinde okuyucusuyla buluştu. Bana göre sanatçı, çağına ışık tutmalıdır. Eserlerinin aynasında millete dair bazı noktaları öne çıkarmalıdır. “Çanakkale Destan Destan”da ben, bunu yapmaya çalıştım. Çanakkale Savaşları, bir “ibret destanı”nın doğduğu yer. Sonradan kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin baştan kazanıldığı yer. Yazıldıkça hâlâ eksiği olan “muhteşem kahramanlar”ın harman olduğu yer. Henüz ömürlerinin on beşinci baharında şehit olanların bahçesi. Türk’ün özeti. İstedim ki bu özet, unutulmasın. Günümüz insanın ve gelecek kuşaklarımızın kulaklarına küpe diye takılsın. Araştırdım, harp tarihimizden doğru bilgilere ulaştım ve oturdum yazdım. “Çanakkale Destan Destan”, okuyucunun büyük ilgisini gördü. Şimdi elimde “ilaçlık” diye dostlarıma ancak verebileceğim sayıda kitap kaldı. Yani yeni baskılar için yeniden yola çıktı.
YILMAZ: Bu eserde Dede Korkut üslubunu tercih etmenizin özel bir nedeni var mı? BILDIRKİ: Özel bir neden… Elbette özel bir neden var. “Kitab-ı Dede Korkut”, imrendiğim taç eserlerden ilki. Onda soğuk yüzlü savaşın bile “sıcak yüzü”nün aynalandığını gördüm. Onda, sımsıcak ve oldukça samimi bir anlatımın izlerini gördüm. Onda, her şeye rağmen devam eden sıradan hayat hikâyelerini gördüm. Ondan öğrendiklerimi, “Çanakkale Destan Destan”da uyguladım. Yazdığım bir destan olacaksa, bu Dede Korkut üslubuyla yazılmalıydı. Buna inandım ve gerekeni işledim. Başardığımı sanıyorum.
YILMAZ: Eserinizin hem üslubu hem de Çanakkale Zaferi’ni ele alış şekli gerçekten de alışılmışın dışında yeni bir bakış açısı sunuyor. Üstelik yaşadığınız bölgeyi bu zaferin içine dahil etmesi de eserin bölge açısından kıymetini ortaya koyuyor. Bu açıdan eserinize gösterilen ilgiyi yeterli buluyor musunuz? Bu konuda ne gibi sıkıntılar var? BILDIRKİ: Eserde anlattıklarımın tamamı gerçek. Ancak bazı olayları ya da kişileri, destan geleneğine uysun diye az da olsa süsledim. Birbiriyle kilitlenmiş on iki hikâyeyi, nehir roman ırmağına döktüm. Edebiyat, bir yerde örnek alma ve örnekleme sanatıdır. Bunu becerdiğinizde, siz de şüphesiz başkalarına örnek olursunuz. Bu dediklerimin kopya etme ya da “intihal”le ilgisi yok. Her ikisi de hırsızlıktır, bir yazarın emeğini yürütmek, kendi değirmeninde öğütmektir. Bu, kötü. Her yazarın yaşadığı bölge, şöyle ya da bu şekilde, eserlerinin şurasında veya burasında satırlarının arasına sinmiştir. Ben de yaşadığım bölgeye borçlu olduğumu biliyorum. Onlara borcumu ödemek için, kitabımı Bağarası’ndan Çanakkale’ye gönderilenlerle başlattım. Kurtuluş Savaşı’mızı da unutmadım. Çanakkale’de ustalaşan, adlarını “gazilik defteri”ne yazdıranları, Türkiye’nin harcında yapı taşları olmaları için yeniden Bağarası’na döndürdüm. Kurtuluş Savaşı günlerindeki Söke’yi yazmayı düşünüyorum. Yazarsam, Çanakkale’den dönen gazileri de unutmayacağım. Her şeyin bir başlangıcı ve sonucu vardır. Bu ikisi, bize en yakın olan coğrafya değil midir?
YILMAZ: Sizi tanıyanlar Bağarası doğumlu olduğunuzu biliyor. Söke’deki şair ve yazarlara baktığımızda Bağarası Talat Avcı gibi, Necati Çakıcı gibi şairleri de çıkarmış. Bağarası’nın öğrenci gençliğine baktığımızda özellikle şiire karşı ilgileri fazla. Bunun sizce özel bir nedeni var mıdır? BILDIRKİ: Bağarası, aslında bir “kapalı kutu”. Ancak orada yaşanlara ve dinlemesini bilenlere ilham veren muhteşem bir ayna. El değmedik halk kültürünün hâlâ yaşadığı ve yaşatıldığı bir yer. “Dil Çerezleri” adlı eserimde o kültürden birçok örnekler var. Üstelik Bağarası’nda “kahveye çıkma” geleneği de var. Talat Avcı’yı ve Necati Çakıcı’yı ilkin kahvede tanıdığımı hatırlıyorum. Kahve, sohbet etmeye açık gönüllerin buluştuğu yerlerin başında gelir. Her ikisiyle de gittiğim kahvelerden birinin koyu çam gölgeleri ya da tentesinin altında uzun uzun edebiyattan konuştuğumuzu biliyorum. Üstelik onlar da öğretmen. Onların da besbelli anlatacak, başkalarıyla da paylaşacak çok şeyleri vardı ve bunları kaleme döktüler. Her ikisi de, gerçekten iyi şair. Bağarası, aslında bir “kapalı kutu” demiştim ya? İçinde yazma yeteneği olanlar, bu kapalı kutuyu açmak istediler öteden beri. Ve yazdılar… Öğrenciler de bu gruba dahil edilmesi gerekenlerden. Onlardan yıldızı parlayanları görüyor, izliyorum. Sözün özü, birileri Bağarısı’nda edebiyat meşalesi yakmış, sonradan gelenler de onu söndürmemişler. Ustalarından gördükleri yolun yolcusu olmuşlar. “Özel neden”, kapalı kutuyu açmaya çalışmaktan başka bir şey olmasa gerek.
YILMAZ: Şiirle ve edebiyatla ilgilenen gençlere bir izlek olması açısından önerileriniz var mı? BILDIRKİ: Bol bol okumak ve içine doğanları olduğu gibi yazmak… Samimiyetin ipuçlarını yakalamak. Bir şeye inanmak. Neyi, niçin anlattıklarının farkında olmak. Dediklerim açık değil sanki. Kendimi örnekleyip onları bilgilendirmeliyim. Anadilim Türkçe’min bayraktarlığını yapmak istiyorum. Bu dilin çok güçlü olduğunu biliyorum. Edebiyata en yakın dil, hele şiir dilinin en güzeli Türkçe’dir. İlkin bunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Yaşadığımız topraklardan aldığımız kare kare hayatları, eserlerimizde sözün gücünden yararlanıp resimlemeliyiz. Ben, Bağarası’nda doğdum. Çocukluk ve ilk gençlik günlerimi orada geçirdim. Oradaki halk kültürüyle beslendim. Gökyüzünü seyrettim. Gördüklerimi sanat hayatım için ilkeleştirdim. “Güneş, yıldızları kıskanmasaydı her gün doğmazdı.” gerçeğine ulaştım. Gökkuşağının altından bile umutla geçtim. Elde ettiğim sonucu söze döktüm: “Gökkuşağı yedi renk. Birini de sen yakala!” dedim. Umudumu asla yitirmedim. Hâlâ yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Yazmanın, yaşamak demek olduğunu biliyorum. Bir yerde de sözlerimin tapusunu çıkarıyorum. Bu dünyada ve milletimin aklında iz bırakmak istiyorum.
YILMAZ: Sayın Bıldırki göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ederiz.. BILDIRKİ: Ben de, bana penceremi aralama fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
Bu yazı, 1991 yılında Amasya Lisesi öğrencileri Ayşe İşler ve Zumral Dişioğlu'nun Özkan Yalçın'la yapmış oldukları röportajdır.
Edebiyat öğretmenimiz bize bir röportaj yapma teklifinde bulunduğunda, bu bize çok cazip geldi. Hemen kabul ettik. Röportaj yapacağımız kişiyi tanımıyorduk. Okulumuzda edebiyat öğretmeni imiş; üstelik de şair. Biz onu şiirlerinde sonra yazılarında tanıdık.Karşılaştığımız ilk gün apayrı duygular içine girmiştik. Karşımızda uzun boylu, ince dalan bir adam duruyordu. Nasıl bir insandı, bize nasıl davranacaktı, bilmiyorduk. Görüşme yapacağımız odaya çıktığımızda ise büsbütün heyecanlanmıştık. Ama o sakin görünüyordu. Meğer o da bizim kadar heyecanlı imiş. Bunu duymak bizi rahatlatmıştı. Sonra soruları dikkatle inceleyen hoca, bize kendisini tanıtmaya başladı:
"Gürün'de doğdum. Yazın kışı, kışın sızısı kesilmeyen bir Anadolu kasabasında... Kısacası nüfusu 10'a bölünmüş bir Amasya. Ama soğuğu daha sert, insanları daha çileli.
Fidan olarak Çukurova'da sürmeye başladım. Özümde gurbet vardı. Sivas'ta, Malatya'da, Kayseri'de lise bitene kadar okudum. Kendi kasabamda ziraat teknisyeni olarak beş yıl memuriyette bulundum. 1974 yılında Bursa Eğitim Enstitüsü'nden mezun oldum. O gün bu gündür dersine zamanında giden bir lise öğrencisiyim."
Evet, bir lise öğrencisi... Fakat seven, sevilen bir öğrenci. En çok gözleri seven, gözlere aşık bir insan. Ona, "Göçmen Gözler"i sorduk:
"Bursa'da önce göçmen gözleri, sonra "göçmen gözlü"yü gördüm." dedi. Belli ki bu göçmen gözlü bir kızdı. Hoca bu kızı sahiden de sevmişti. Fakat annesi istemediği için, onu almamıştı. Eee ne de olsa annesinin tek oğlu, kuzusuydu, devam etti:
"Biz delikanlılığımızda kadın aşkıyla beraber memleket aşkı da çekmek zorundaydık.Bu sebeple göçmeni gözler ülkesi farklı, o ülkenin sevgiye lâyık kızı daha farklılar. Şiirlerde sık sık tekrarlanan şarkı ile kastettiğimiz beşeri aşkımızdır. Bu duygularımı müsveddesi hazır olan "Çok Çiçekli Senfoni" adlı romanı okumak nasip olursa, en ince ayrıntılarına kadar okuyacaksınız."
"ÖNCE ŞİİR" Özkan Hoca'nın şairliğinin yanı sıra yazarlığından da haberdarız. Aşık Veysel hakkında bir incelemesi ve yakında yayınlamayı planladığı bir de romanı var. Ona, "Şairlik mi, romancılık mı?" diye sorduk.
"Önce şiir" dedi ve ekledi:
"İnceleme, roman, röportaj sadece meşgul olmak için. Şiir insanı bir parça ilahlaştırır. Ben şiirimi soyumdan miras olarak aldım. Kendimi sadece o konuda yetkili görüyorum. Roman, gönül sıkıntılarımı başkaları ile dertleşmek için bir çare."
Bu şiir aşığına şiiri sorduk, anlattı:
"Tanpınar'ın güzel bir şiir tarifi vardır: Denizin dalgasındaki köpük... Bir dilin kelimeleri köpük haline geldikleri zaman şiirleşir. Bu yüzden şair, dilin boyutlarını zorlayan, onu en güzel kullanması gereken insandır. Günümüz şiiri arayış döneminde. İnsanımızın kimlik arayışı devam ettikçe, bu dönem uzayacağa benzer.
Şair, toplumun en sağlıklı gözlemcisidir. Yalnız elindeki dürbünü iyi kullanmak zorundadır. Dürbünü sadece fabrika bacasına çevirirseniz duman görürsünüz. Sokakta trafik anarşisi, çöplükte pis kokular ve sinek vızıltısı. Oysa şair, bütün bunları görecek, sadece görüp geçecek, terkibini merak etmeyecektir.
Onun için gerekli olan, iyi olan, iyi olan, güzel olan, duyguları olandır."
Biz hocamızın ilk şiirini "Sıla Yitiği" olarak biliyorduk. Ama o bunu doğrulamadı ve şöyle dedi:
"İlk şiirimi İlkokul 5. sınıfta, sınıf öğrencilerini tanıtmak için yazmıştım, ödül olarak Öğretmenimden dayak yedim. Bıkmadım, sürekli yazdım. "Sıla Yitiği" benim ülke genelinde hatırı sayılır bir dergide çıkan ilk şiirimdir. Yıl 1970, dergi Dost."
Biz hocamızın şiirinde bir gizem bulduk. ve hocamızın hassasiyeti nasıl bir ortamda yakaladığını sorduk:
"Şiiri, manzumeden ayıran, duygudur. 40 yaşımızı aşmamıza rağmen hâlâ liseyi bitiremedik. Yanlış duymadıysam İngilizler 15 yıl ilkokul öğretmenliği yapanları "Bu artık çocuklaşmıştır" diye mahkemede şahit olarak dinlemezlermiş. Biz de 16'sındaki delikanlının 17'sindeki genç kızın arkadaşı, sırdaşı, edebiyat hocası, eğitimcisiyiz. Onun içindir ki, 80 yıl da yaşasak, o çağda kalırız."
Hocaya "sanatçı" dedik. Derler ki, bir genç kız için sanatçıyla evlenmek dünyanın en müşkül işidir.Çünkü onlar kendilerini okurlarına harcayıp, bitirirler. Yakınlarına bir şey bırakmazlarmış. Siz ne dersiniz?
"Doğru. Hem de çok doğru. Eşim ve çocuklarıma sanatçı kişiliğimi saygı ile karşılıyorlar. Aniden köpüren, köpürdüğü zaman büyük-küçük, iyi-kötü dinlemeyen bir tabiatım var. Döverken de, söverken de doruklara ulaşıyorum. Ama en çok evimin duvarlarına yansıyor."
Şair, şiirlerinde kendini anlatır. Bu yüzden şiir, şairin gönlü demektir. Biz hocadan hangi şiirinde olduğunu sorduk, şöyle dedi:
"Bütün şiirlerimde var. Birtakım olaylar etkilediği içindir ki, onların sıkıntısını mısralarla paylaşmışımdır. "Göçmen Gözlü Kızın Türküsü" adlı şiirin ikinci bölümünü hemen her toplantıda okurum. Herhalde orada kendimi daha fazla buluyorum."
"AMASYA" Hocamız, küçüklüğünden beri çok gezmiş, çok yer görmüş. Buraların arasında hangisini ön plânda tuttuğunu sorduk. Bize şöyle bir baktı ve:
"Teşrifatın ve kaidelerin zirveye ulaştığı Osmanlı toplumunda padişah adaylarının eğitildiği il olan Amasya'yı çok sevmemiş olsaydım, Amasya Lisesi’nde göreve başladığımın ertesi günü bu şehri terk ederdim. Amasya'yı tanımıyorum, ama Amasya’yı çok seviyorum."
Bu sözleri duymak gerçekten de bizim göğsümüzü kabarttı. Özellikle de hocamızın ilk şiir kitabını Suluova'da yayımlamış olması bizi daha da çok sevindirdi.
“ŞAİRLİK - ÖĞRETMENLİK – YAZARLIK” "Şu an, ikinci şiir kitabının hazırlığı içindeyim, öğretmenlikle ilgim emekli olana kadar devam edecektir. Derse geç kalmayan, ders ücretini ekmek parası olarak kullanırken, "helaldir" diye kabul eden bir anlayışla hizmet ederim, öğretmenlikten beklediğim bir ikbâl yok. Sadece idealim olduğu için yapıyorum. Zevk aldığım için öğretmenim.
Siz, Öğrenci gözlerindeki samimiyeti bilir raisiniz? En saf, en temiz sevgi odur. Hele hele yıllar sonra gelip, elinizi öpenler vardır ki, o an ayağınız arşa ulaştı sanırsınız. Amacım, o eli öpülebilen öğretmen olabilmek."
Hocamızın pek çok alanda ödülü ve birinciliği var. Çevre konulu bir röportaj yarışmasında Amasya'yı tanıttı ve birincilik kazandı. Hocamız bu yarışmalara katılma nedenini anlatırken çok değişik bir tablo çizdi:
"Şiir tahlili yarışmasına kendimi kendime ispat etmek için katıldım."
Kendini kendine ispat etmek. Çok ilginç ve değişik bir fikir. Bu cümlede biraz kendine güvensizlik, biraz da karamsarlık var. H. Fethi Gözler'in hocamızın şiirinde bulduğu karamsarlığı doğruluyor bu cümle. Oysa hocamız çevresinde iyimser biri olarak tanınıyor. Belki de bu karamsarlık şairliğin bir gereği. Konuşmasının devamında:
"Hikaye yarışmasına bir arkadaşımla iddiaya girdiğim için, bu son yarışmaya Hızır Hoca'nın teşvikiyle katıldık." dedi.
Keşke tüm iddialar güzel sonuçlar doğursa.
Hocamız şairliğinin yanında bir yazar da. Aşık Veysel üzerine yazdığı inceleme yazısı da çok ilginç. Bu yazının Aşık Veysel üzerine yazılması ise aklımızda bir soru işareti oluşturdu. Niçin Aşık Veysel?
"Aşık Veysel hemşehrim. O yıllarda folklor konusuyla çok ilgiliydim. Veysel festivalini başlatan isimlerden biriydim. 40 yaşından sonra ağzından söz çıkan, hem de iki gözü kör bir adam. Bu derece sevilmesinin nedeni neydi? Onu araştırdım. Yazıyı görmemiş insan:
Derdimi dökersem derin dereye Doldurur dereyi düz olur gider
derken, o seslerindeki musikiyi yakalayabilmiştir. Gayrisini da ben araştırayım dedim. İlki yayımlanmış üç ciltlik bir çalışma oldu."
Günümüzde insanların şiire fazla ilgi gösterdiği söylenemez. Fakat şiire tamamen ilgisiz olduğumuzu söylemek de doğru olmaz. Hocamız günümüz şiir anlayışı ve şiirin toplumda gördüğü alaka konusunda şunları söyledi:
"Şair, kendini toplumdan koparmadıkça hak ettiği değeri görür. Bugün 40 yıl Öncesinin şairlerini ezberliyor, bunun yanında günümüz şairlerini hesaba katmıyorsak, suç kendilerinindir. İkinci Yeni Hareketi, şiiri halktan koparmıştır. Elbette halkımız anlamadığı şeyi sevmeyecek, sevmediği şeyi beğenmeyecektir. Eğitim sistemimizin kalitesi tartışılabilir. Ancak meseleye olumsuz bakmıyorum.Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazından bir Yahya Kemal'i, bir Mehmet Akif'i çıkarabilen toplumuz. Her çağda büyük şair yetişmez. Bu yüzyıl millet olarak bizim bir açıdan dinlenme, bir başka açıdan arayış çağımızdır. Önümüzdeki asır nelere gebedir, bilinmez, ama bir büyük şair yetişeceğinden umutluyum.
İnsanın oturup da derin manâlı bir cümle yazması ne zordur, bilirim. Aklımda kafiyeli bir kaç mısra oluştursam bile kalemi alır almaz hepsini unuturum. Bu sebeple şairleri, yazarları her zaman takdir etmişimdir."
Özkan Hoca da şairi şöyle değerlendiriyor: "Şair olunmaz, şair doğulur, denir. Doğrudur. Ben şiiri ilham olarak kabul ediyorum. Elbette şartlar önemlidir. Fakat şiir yazmak için oturmak, çalışmak, çabalamak yeterli değildir. Atalarımız, 'Zorla güzellik olmaz.' demişler. Şiir güzelliğin somutlaşmış bir şeklidir. O nasıl olsun? Ancak Yahya Kemal, 'Mısra benim namusum.' der. Bu görüşe katılıyorum. Bu sebeple ilhamı gönülde, şuurda demlemek gerekir."
"GÖZLER ŞAİRİ" Hocamız başta da belirttiğimiz gibi gözlere âşık. Özellikle de göçmen gözlere. Onun aşık olduğu gözlerde bazen bir kız, bazense bir vatan vardır. Hocaya "Gözler şairi misiniz?" dediğimizde:
"Doğrudur. Gözler şairiyim." dedi ve ekledi:
"Ancak bu gözler madde ikliminde değil, mânâ ikliminde düşünülmelidir. Sadece bakış... Dediğimiz gibi:
Bakışların yeter bana, hem de çok bile Gayrısını sen versen de istemem"
Hocamızın şiir kitabında çok ilginç şiirler var. Mânâsını çözemediğimiz şiirlerden bir tanesi de "S Sedası" adını taşıyor. Bu şiirdeki aliterasyon da göze çarpıyor. Hocaya S'leri sorduk, o da anlattı:
"S bir sembol. Okunduğunda farklı yorumlara çıkabilir. Bence mi? Şairlerin gönlü. Hani şu bakır tasa kalay olan gönül. Bir aliterasyon örneği olarak düşünmedim. Çünkü her şair bu sanatı bu harfle yapar. Ben o sanatı "Çay-Çalar" adlı şiirimde "g" harfi ile yaptım:
Gün gündüzleri gönderir geceler gün boyu Geceler gayrısında gölge gölge gözlerin Gölgelenir gönlüme Gün yine eski gündür, yanmam."
Özkan Hoca'yla konuştukça şair olmak istedik. Her cümlede ayrı bir mânâ, ayrı bir görüş. Zengin bir kültür, bilgi ve aşk. Hocaya, "Etkilendiğiniz bir şair var mı?" diye sorduk. Dedi ki:
"Bilmem." ve ekledi:
"Ben bütün şairleri ders konusu olarak her yıl defalarca okumakta, incelemekte ve değerlendirmekteyim. Hangisi beni ne kadar etkilemiştir, bilemem... Bilsem, söylemekten zevk duyarım."
"VE AŞK" Aşk, asırlar boyu insanlar için vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Pek çok romanın, şiirin temeli buna dayanır. Şiirlerinde aşk temasını çoğunlukla işleyen hocamız, aşk konusunda şunları düşünüyor:
"Aşk, insanın çiçeğe durmasıdır. Kendini yoklaması, derlemesi, kendi kendini aramasıdır. Bu bir bakıma insanı insan eden duygudur. Şu kadar ki, insan severken, yücelmesini bilmelidir. Bu açıdan Ferhat'ı seviyorum. Kendini bırakmamış, Mecnun'laşmamıştır. Bana sorarsanız, esatir-i evvelimizdeki en büyük aşık odur. İnsanı insan eden duygu aşk olduğuna göre, şairin şiirdeki ana tema da o olmalıdır. Veysel'in güzel bir tarifi vardır:
Sevdiğime kavuşmazsan aşk olsun Ama Veysel başka bir yerde: Güzelliğin on par'etmez Bu bendeki aşk olmasa
der. Bana gelince şairliğimle aşkım aynı yıllarda başlar. Çok sevdim, hep kaybettim. Bugün kazançlıyım. Onlar benim kozamın en güçlü ipleri oldular. Buna göre insan bir severken, bir ölürken büyür."
İşte bir aşık, bir şair, bir öğretmen. Aşkını şairliğinde, şairliğini öğretmenliğinde gösterebilen bir insan. Sohbetinde samimi, sözlerinde içten bir dost, bir ağabey.
Bize her toplumda okuduğu "Göçmen Gözlü Kızın Türküsü" adlı şiiri okudu. Şiiri, şairinden dinlemek apayrı bir zevkmiş. Bu zevki tattığımız için çok mutluyuz. Bu mutluluğu bize tattıran Özkan Hocamıza ve bu olaya vesile olan Ergün Yavuz hocamıza teşekkür ederiz.
Hocam, siz insanlara bu denli iyi niyetlerle yaklaştıkça eliniz saygıyla öpülecektir. Bundan şüpheniz olmasın.
(Objektif Gazetesi, 24 Mart 1998, Yıl:4, Sayı: 306, s. 2)
{ SON YAZDIĞIM } { SAYFADAN 1 SAYFAYA 36 } { DAHA ÖNCEKİLER }
KİMLİK
Oyhan Hasan BILDIRKİ'den çeşitli edebi yazılar, eleştiri, deneme, makale örnekleri ve seçilmiş şiirler